Zafer; Yalnızca kazanılan bir savaşın adı değildir
Zafer;
Yalnızca kazanılan bir savaşın adı değil, egemenliğine ve istikbaline sahip çıkma sorumluluğu ve iradesidir.
Bir; 30 Ağustos Zafer Bayramı, Terörsüz Türkiye ve Vicdan Yazısı:
Apocu Terör Doktrininde yöntem değişiyor, ama emel değişmiyor!
Apocu terör doktrininin 4. safhası siyasallaşmaydı.
Terörle, silahla:
1. Safha: Stratejik savunma
2. Safha: Stratejik denge
3. Safha: Stratejik taarruz
4. Safha: Siyasallaşma
Terör örgütü, terörle ve silahla 1. safhayı hiçbir zaman aşamadı.
Stratejik dengeyi kuramadı.
Stratejik taarruza geçemedi.
Aksine; çözülmenin, dağılmanın ve etkisizleşmenin eşiğine geldi.
Sonra sihirli bir değnek devreye girdi.
Ve terör, çok daha tehlikeli bir alana pupa yelken açtı: Terörsüz Türkiye Süreci üzerinden siyasi derinleşme.
Ya da şimdiye kadar silahla ulaşamadığı hedeflere “Terörsüz Türkiye Süreci” ile ulaşma emeli.
Artık terör örgütü; yeni gelişen jeopolitik ortam, arkasındaki dizayn akılları, Türkiye’deki ana siyasi akımları manipüle edebilme kapasitesi ve kendisinden medet umanlar üzerinden, silahla ulaşamadığı hedeflere siyaset yoluyla ulaşmaya çalışıyor.
İşte tehlike tam da burada.
Çünkü mesele artık sadece sınırın ötesinde Irak, İran ve Suriye’de kapasitesini koruyan terörist değil.
Mesele; terör örgütünün düşüncesinin, hedeflerinin ve stratejisinin algı, umut, siyaset, toplum ve jeopolitik üzerinden yeniden üretilmesi tehdididir.
Terör örgütü elebaşları ve siyasi türevleri bunu gizlemiyor zaten.
Belli ki arkalarına çok güveniyorlar.
Açık açık söylüyor, kör gözlere parmak siyasi gözdağları ve masajlar veriyor, yol haritaları çiziyor, gösteriler yapıyor, zafer çığlıkları atıyor, tahrik ediyorlar.
*** *** ***
Terör örgütü, Terörsüz Türkiye Süreci üzerinden emellerine ulaşırsa;
Türk’ü de Kürt’ü de çok daha büyük ve çok daha tehlikeli bir ateşin içinde göreceğiz.
Sosyolojik, ontolojik, siyasi ve idari bir kopuşun; hiç düşman olmamış iki kardeşin birbirine düşmanlaşmasının zeminine acı acı tanık olacağız.
Belki de aradıkları, istedikleri, umdukları tam olarak budur.
Tarih bize Kürtlerin, Kürt etnik kimliğinin hangi koşullarda, hangi jeopolitik ortam şekillenirken, kimler tarafından nasıl ve hangi maksatlarla kullanıldığını çok iyi anlatıyor.
*** *** ***
Kopuşların zemini de bir günde oluşmuyor.
Önce zihinler ayrıştırılıyor.
Sonra toplumlar ayrıştırılıyor.
En sonunda coğrafyalar ayrıştırılıyor.
*** *** ***
Farkında mısınız, süreç neye ve nereye evrildi?
Birileri ise hâlâ Suriye’de YPG/SDG/PKK’nın tasfiye olduğunu sanıyor, oluşturulan algı üzerinden kendini avutuyor.
YPG/PKK Suriye’de Şam oluyor Şam!
Peki Irak’ta? İran’da?
Silah bırakacağını zannettiğiniz PKK silah mı bırakıyor, tasfiye mi oluyor?
Yoksa yeni alanlara, yeni pozisyonlara ve yeni etkilere mi açılıyor?
Hani bırakın Irak’ı, Suriye’yi, İran’ı…
Hani Terör Örgütü Türkiye’de kayıtsız şartsız silah bırakacak ve kendini kayıtsız şartsız tasfiye edecekti.
Verilen söz buydu.
Sözü verenler bile verdikleri sözü unuttu.
Söze inananlar, umut bağlayanlar, güvenenler ise sinsice gelişen ortama alıştı, kanıksadı, kabullendi; hatta savunur oldu.
Peki sözü, sözün değerini, sözün namusunu; temel hedefi unutan, unutturmaya çalışana biz de ne denir?
Bu söz, bu yemin; sadece kayıtsız şartsız silah bırakma, tasfiye değil; terör örgütünün emellerinden de vazgeçiyor, vazgeçiriliyor olması demekti.
Mücadelenin ruhu, geldiği nokta, başarıdan faydalanma zaten bunu gerektiriyordu.
Ama öyle olmadı.
Bugün geldiğimiz noktada, içinizde PKK’nın emellerinden vazgeçtiğini görebilen, bunu söyleyebilecek olanınız var mı?
*** *** ***
“Bakın, 2 senedir kan akmıyor.” diyorlar.
Sürece temkinli yaklaşanları, şüpheyle bakanları, inanmayanları, eleştirenleri “kandan beslenmekle” suçluyor, baskılıyor, görünmez kılmaya çalışıyor, hatta tehdit ediyorlar.
Kan akmasını isteyen, akan kandan medet uman namussuzdur; vatan haini ve insanlık düşmanıdır.
Peki ama “kan akmıyor” diye PKK’nın ve ardıllarının ekmeğine yağ sürmek; alan açmak, statü-meşruiyet kazandırmak, Kürtleri temsil eden otoriteye dönüştürmek, zafer kazanmışçasına arsızlaştırmak, emellerine hizmet etmek; Türkiye Cumhuriyetin varlığını ve iradesini tartışmaya açmak, Türk milletini bir güven-moral ve gelecek bunalımına sokmak nedir?
*** *** ***
Bugün “kan akmaması-kan akıtacak eyleme başvur(a)maması” terörün sinsi stratejisinin ve yaşadığı açmazın bir sonucudur.
Peki bu sonucu, terör örgütünün emellerinden vazgeçtiğinin kanıtı saymak nedir?
Samimilerse “kan akıtan kapasiteyi” ortadan kaldırsınlar, görelim.
Samimilerse silah saklamalar, kamufle etmeler, görünmez kılmalar, sözde meşrulaştırmalar, bahane üretmeler yerine gerçek bir bırakma çabası, süreci ve samimiyeti görelim.
Görebilen var mı?
Peki bunlar arkasındaki tehlikeyi?
*** *** ***
Peki ya; kırk yıldır kanımızı akıtan, arkamızdan vuran bir terör örgütüyle masaya oturmanın siyasi, ahlaki, dini, ontolojik ve stratejik gerekçesi nedir?
*** *** ***
Sürecin İsrail’e karşı yapıldığını iddia edenler var.
Öyleyse İsrail, ABD, İngiltere filan bu işten rahatsızsa neden maniple etmiyorlar?
Yapmazlar, yapamazlar mı zannediyorsunuz?
O zaman geçmişte yaptıklarına bir bakın.
Adamlar kendi projesini ya da işine yarayanı maniple eder mi?
Yoksa viskilerini yudumlayarak izlemeyi mi tercih ederler?
Üniter iradesini tartışmaya açmış, terk eder görüntüsü veren, Türkiye’yi kim izlemek istemez?
Trump, Beyaz Saray’da kendisine ağlaşan Netanyahu’ya ne diyordu?
“Makul ol Netanyahu. Plan işliyor!”
Evet, plan işliyor!
Peki planın nasıl işlediğini gören, görebilen, görmek isteyen var mı?
*** *** ***
Kurt’a sormuşlar; “Ensen neden kalın?”
Demiş ki; “Kendi işimi kendim yaparım.”
Terör silah bırakmaz, silah bıraktırılır.
Has kaşımıza, has gözümüze hayran (!) terör örgütünün silah bırakacağı hayaline, yalanına kim inanır?
*** *** ***
Bugün kan akmıyor, silahlar konuşmuyor umudunu silahlaştıran, Türkiye’deki ana siyasi akımları ve ikbal arayışlarını manipüle edebilen terör örgütü, Türkiye’de çok daha büyük, çok daha tehlikeli, çok daha sinsi bir süreç işletiyor.
Şunu unutmayın:
Terörün metotları değişebilir.
Silahlar susabilir.
Siyaset devreye girebilir.
Aktörler değişebilir.
Ama terörün stratejik emelleri değişmiyorsa, sadece yöntemin değişmiş olması terör tehdidinin ortadan kalktığı anlamına gelmez.
Aksine daha tehlikeli bir hal alır.
Asıl mesele şudur:
Terör bitiyor mu, yoksa terörün yöntemi mi değişiyor?
Bunu acaba kaç kişi görebiliyor?
*** *** ***
Peki bize düşen sadece ağlaşmak mı? Karşı durmak mı? Yoksa çözüm arayışına bir katkı sunmak mı?
Zaten soruyorsunuz: Peki o zaman senin çözümün ne?
Çıkılan yola bağlı olarak benim çözümüm şu:
Çözüm, terörün silahını sustururken stratejik emellerinin de önünü kesmek; Kürt vatandaşlarımızın hak ve hukukunu PKK’nın vesayetinden kurtarmak; Türkiye’nin üniter devlet yapısını, egemenliğini ve siyasi iradesini tartışma konusu olmaktan çıkarmaktır.
1. Sürecin vazgeçilmez şartı ve verilen namus sözü gereği; silah bırakma ve tasfiye söylemden çıkarılıp doğrulanabilir fiilî şart haline getirilmeli.
Silahların teslimi, kadro ve silahlı kapasitenin tasfiyesi, finansman ve lojistik ağların kesilmesi bağımsız biçimde doğrulanmalı.
2. “Terörsüz Türkiye” ile “PKK’nın siyasallaşması” birbirinden kesin biçimde ayrılmalı.
Silah bırakmak ve tasfiye başka, terör örgütünün siyasi statü ve temsil makamına dönüşmesi başka.
3. Örgütün emellerinden vazgeçtiği açıkça ortaya konulmalı.
Üniter devlet yapısı, anayasal düzen ve Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenliği pazarlık konusu yapılmamalı.
4. Suriye, Irak ve İran boyutu Türkiye denkleminden koparılmamalı.
Türkiye’de silah bırakıp dışarıda örgütsel/silahlı kapasiteyi muhafaza eden bir yapı gerçekten tasfiye edilmiş sayılamaz.
5. Kürt vatandaşlarımız ile PKK arasındaki ayrım çok daha güçlü kurulmalı.
PKK’nın Kürtleri temsil ettiği asla kabul edilmemeli. Kürt vatandaşlarımızın yıkıcı-bölücü-ayrılıkçı emel ve niyet taşımayan demokratik, ekonomik, kültürel ve siyasi talepleri terör örgütünden bağımsız biçimde ele alınmalı.
6. Sürecin kırmızı çizgileri kamuoyuna açık ilan edilmeli.
Gizli pazarlık, muğlak taahhüt ve “zamanla göreceğiz” yaklaşımı yerine ölçülebilir kriterler konulmalı.
7. Asıl stratejik hedef “PKK’nın dönüşmesi” değil, PKK’ya ihtiyaç bırakmayacak bir Türkiye oluşturmak olmalı.
Çünkü terör örgütünün toplumsal, siyasi, narkoterör başka ekonomik istismar alanları kurutulmadan sadece silahı susturmak kalıcı çözüm üretmez.
8. Terör kendi ayakları üzerinde ayakta duran bir yapı değildir. Bazı bölgesel, küresel devlet ve güç odaklarının aparatıdır.
Çözümün asıl muhatabı onlar, asıl mücadele alanı burasıdır. Türkiye’nin jeopolitik vazgeçilmezliği, gücü, üreteceği belirsizlik, caydırıcılık ve/veya işbirliği üzerinden terör örgütünü kullanma, destekleme, yönetme, himaye, dönüştürme ve dizayn etme irade ve istekleri ortadan kaldırılmalı veya minimize edilmelidir.
Çözüm, terör örgütüne mücadele etmeden teslim olmak da değildir; mücadeleyi yeniden başlatmak da.
Çözüm, terörün silahını sustururken stratejik emellerinin de önünü kesmek; Kürt vatandaşlarımızın hak ve hukukunu PKK’nın vesayetinden kurtarmak; Türkiye’nin üniter devlet yapısını, egemenliğini ve siyasi iradesini tartışma konusu olmaktan çıkarmaktır.
*** *** ***
Bu yazı terörle mücadelede kanını dökmüş bir insanın vicdan, sorumluluk, tarihi ve mahşeri şahitlik etme yazısıdır:
“Rabbim!
Ben senin emanet ettiğin vatana ihanet edenlerle, askerin Mehmetçik’e kurşun sıkıp kanını dökenlerle, Türklerin ve Kürtlerin ortak devleti Türkiye Cumhuriyeti’ni parçalamaya, anayasasını ve üniter yapısını değiştirmeye kalkanlarla iş tutmadım.
Sana ve emanetlerine sadık kaldım.”
*** *** ***
30 Ağustos’un bize bıraktığı en büyük sorumluluk da şudur:
Milletin iradesi, vatanın bütünlüğü ve devletin egemenliği pazarlık konusu yapılamaz.
*** *** ***
30 Ağustos Zafer Bayramımız kutlu olsun.
Zafer;
Yalnızca kazanılan bir savaşın adı değil, egemenliğine ve istikbaline sahip çıkma sorumluluğu ve iradesidir.
Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları olmak üzere, bu vatan için can veren bütün şehitlerimizi rahmetle, gazilerimizi minnetle anıyorum.