Türkiye-İsrail Gerilimi: Stratejik Kutuplaşma Mı, Stratejik Akıl Mı?

Türkiye-İsrail Gerilimi: Stratejik Kutuplaşma Mı, Stratejik Akıl Mı?

TÜRKİYE’NİN ASKERÎ OLMAYAN STRATEJİK İNİSİYATİFLERİ

“Türkiye-İsrail gerilimini büyütmek kolay… Yönetmek ise stratejik akıl ister.”

Bu kadar bilgi, muhakeme ve gerçeklik kirliliği, öfke, hamaset ve savaş çığırtkanlığı içinde gerçek durumu görmek ve göstermek gerçekten zor.

Türkiye-İsrail gerilimi, geri dönüşü olmayan bir noktaya varmadan stratejik akılla yönetilmeye muhtaç.

“İran Savaşı çıkmaz” diyenler, savaşın nasıl çıktığını gördüler mi?

Biz savaşı Gazze’deki katliamlar üzerinden okurken; İsrail savaşı Hamas’ın 7 Ekim’deki stratejik baskını, baskının daha da derinleşmesi halinde yaşanabilecek “çöküş paranoyası”, verdiği ağır sivil kayıplar, rehineler ve ortaya çıkan travmatik görüntüler üzerinden okudu.

Varoluş korkularıyla yaklaşık üç yıldır yüksek yoğunluklu bir savaşın içindeki İsrail’in; bu savaşın ürettiği güdü, travma ve güvenlik refleksleriyle son derece agresif davranırken, aynı zamanda diplomatik bir uzlaşı arayışında olduğunu yakalamak gerekiyor.
Ve bölgedeki jeopolitik düzlemi derinden etkileyecek çok ilginç göndermeleri var.

İsrail'den son dakika Türkiye duyurusu: Kabul etmeyeceğiz! - Haber 7 DÜNYA

Tam da bu nedenle Ebu Zuhur olayını yalnızca bir saldırı olarak değil, ardından verilen jeopolitik ve stratejik mesajlarla birlikte okuyup yönetmek gerekiyor.

Ne hamasete teslim olarak,
Ne gerçekleri göz ardı ederek,
Ne İsrail’in varoluş korkusunu, travmalarını ve güvenlik reflekslerini görmezden gelerek,
Ne ahlaki, vicdani, varoluşsal sorumluluklarımızdan vazgeçerek,
Ne de Türkiye’yi geri dönüşü zor bir çatışma hattına sürükleyecek kolaycı hesaplara kapılarak…

Mesele savaşın nasıl yapılacağını değil, neden ve nasıl önlenebileceğini konuşabilmek.

Yazması çok zordu.
Okuması da kolay değil.
Kolaycılar hiç okumasın.

Uzun bir analiz.👇

//

TÜRKİYE-İSRAİL GERİLİMİ: STRATEJİK KUTUPLAŞMA MI, STRATEJİK AKIL MI?

‎TÜRKİYE’NİN ASKERÎ OLMAYAN STRATEJİK İNİSİYATİFLERİ

‎“Türkiye-İsrail gerilimini büyütmek kolay… Yönetmek ise stratejik akıl ister.”

‎Bazı akıllar tutulmuş, bazı gözler görmez olmuş, öfke, savaş hamaseti ve diklenmeler gündeme oturmuş.

‎Yanlış hesapların hükümdarlığa, öfke ve dogmaların hüküm koyuculuğa kalkıştığı böylesine bir ortamda savaş çığırtkanları, hamaset cellatları ve öfke mahpusları tarafından linçlenmeyi, saldırılmayı, şeytanlaştırılmayı göze alarak; sorunun derinleşmesine değil, bölgesel istikrara, çözüm arayışına ve önümüzde belirebilecek çok daha büyük bir kaosu engellemeye katkı sunmaya çalışalım.

‎Sonuçta biz Yaratıcı değiliz.
‎Yaratıcı yerine hüküm koyucu, ceza verici ya da ödüllendirici değiliz.
‎Kaderi de bilemeyiz.
‎Ama çabamızı ortaya koyabiliriz.

‎Öte yandan insani, vicdani ve ahlaki sorumluluklarımızın, varoluş dürtülerimiz ve mücadele kültürümüzle yoğrulmuş jeopolitik-stratejik akıl ve soğukkanlılığımız var.

‎Bu hassasiyetler, akıl ve soğukkanlılıkla bir çözüm aramalı; yeni Gazzeleri ve olası çok daha büyük savaşların üreteceği yıkımları engellemeye çalışmalıyız.

‎Çünkü önümüzde duran işin ciddiyeti ve vahameti, oynanan jeopolitik oyunlar, kurulan tuzaklar, öfke ve dogmaların manipüle edilme riskleri, dökülebilecek kan ve geleceğe damgasını vurabilecek çok daha büyük bir kavganın önüne geçme arayışı, bu çabayı fazlasıyla hak ediyor.

Doğu Akdeniz'de Türkiye-İsrail Gerilimi ve Yunanistan'ın Provokasyonları - Haber S Balıkesir

Bilmeyenler için savaşmak kolay, bilenler için zor ve ölümcüldür.
‎Savaş artık kaçınılmaz ise şehadet karşısında boynumuz kıldan incedir.
‎Ama kaçınılmaz ise.

‎//

‎En başından, hatta öncesinden beri gelişen durumu sahadan takip ettiğimi; kimin ne dediğine ve ne yaptığını gözlediğimi ve işin hassasiyetine bağlı olarak bu yazıyı biraz beklettiğimi de ifade etmeliyim.

‎//

‎EBU ZUHUR: ASIL MESAJ NE?

‎El saldırısının mesajı yalnızca:

‎“Türk askeri kapasitesini istemiyoruz”

‎olmayabilir.

‎İsrail’in, Türk sınırından kuş uçumu yaklaşık 70 kilometre ötedeki Ebu Zuhur üssünü, “iddia edilen/olası” Türk askeri varlığı – özellikle İHA-SİHA ve HSS kabiliyetleri – henüz üsse yerleşmeden, henüz Türk bayrağı üste dalgalanmaya başlamadan vurması bile Türkiye-İsrail ilişkilerini yeni ve daha tehlikeli bir boyuta taşıdı.

‎Saldırıyla birlikte ABD-İsrail-Türkiye-Suriye denklemi daha da karmaşıklaştı.

‎Bazı çevrelerde “Türkiye-İsrail savaşı” ihtimali daha yüksek sesle konuşulmaya başlandı.

‎Daha da ilginci, bazı devletlerin, devlet dışı aktörlerin, vekil güçlerin ve terör örgütlerinin böyle bir ihtimal karşısında sinsice ellerini ovuşturduğu görüldü.

‎//

‎Aslında çoğu kişinin ıskaladığı, işin çok daha vahim bir tarafı var.

‎Tekrar altını çizelim:
‎“İddia doğru ise…”
‎Ve soralım:

‎İsrail, Türk askeri unsurları Ebu Zuhur’a geldikten sonra bir saldırı gerçekleştirseydi ne olurdu?

‎Ne olabileceğini varın siz düşünün.
‎Yani yeni bir Balyun yaşasaydık!

‎O zaman savaş çığırtkanların çığlıklarını değil, gerçek bir savaşın tamtam seslerini duyuyor olurduk.

The Economist: Türkiye ile İsrail arasında Suriye gerilimi derinleşiyor - Gazikent27 - Son Dakika Haberler

‎Şimdi bunun üzerine, İsrail’in yine iddialarla matuf biçimde saldırıyı üs boşken yapmasına neden olan stratejik yaklaşımı ve vermek istediği mesajı anlamaya çalışın.

‎İsrail’in Türkiye’ye asıl duyurmak istediği nedir?

‎Benim için değerli olan, gündemdeki siyasi söylevler, kibirli yaklaşımlar, köpürtülen tehditler ve algı savaşları peşinden gitmek değil; saldırının jeopolitik ve stratejik anlamını yakalayabilmektir.

‎İddiaların doğruluğunu kanıtlama ya da çürütme çabası da, asıl stratejik mesajın önüne geçmemeli.

‎Birincisini yukarıda yazdım:

‎İsrail, iddiası eşliğinde Türk askeri ve kabiliyetleri “üsse gelmeden” üssü vurdu. Doğru olsun ya da olmasın gerçek bu.

‎İkincisi ise bütün algı yüklü siyasi mesajların içinde sessizce kendini gösteren siyasi-stratejik mesajlardır.

‎İsrail’in ABD Büyükelçisi Yechiel Leiter’in The Jerusalem Post’a verdiği röportajda kullandığı ifadeler son derece dikkat çekici.

‎Leiter diyor ki:

‎“Keşke Kudüs ile Ankara arasındaki ilişkilerde birkaç on yıl önceki duruma dönebilsek… O zaman bölgedeki Türk nüfuzuna açık olurduk. Fakat Türkiye terör örgütlerini finanse ederken bölgedeki Türk nüfuzunun artması mantıklı değil.”

‎İlginç değil mi?

‎İsrail tarafında bile Türkiye’nin bölgesel denklemden dışlanmasının maliyetini gören ve bunu dile getiren bir yaklaşım var.

‎Üstelik Leiter sıradan bir isim değil.

‎Washington’daki İsrail Büyükelçisi olmasının ötesinde; Netanyahu çizgisine yakınlığı, Amerikan siyasi kültürünü yakından tanıması ve Trump dönemi Washington’ındaki siyasi çevrelere erişimi nedeniyle İsrail’in ABD’deki en önemli siyasi-diplomatik aktörlerinden biri.

‎Elinde Türkiye’yi de doğrudan ilgilendiren son derece hassas dosyalar var.

‎Dolayısıyla Leiter’in sözlerini yalnızca bir büyükelçinin diplomatik açıklaması olarak değil, İsrail’in Washington’daki stratejik düşüncesinin önemli bir yansıması olarak da okumak mümkün.

‎- ki Leiter’in serzenişte atıfta bulunduğu finanse edilen örgütün; İsrail ve ABD ile görüşen, 1974 anlaşması dahil anlaşma yolları arayan, Esat’ı düşürmekle İsrail ve ABD’ye jeopolitik bir fırsat sağlayan, Trump’ın benim adamım dediği HTŞ ve Ahmet el Şara olmadığı açık.

Rusya'da Türkiye-İsrail savaş senaryoları

‎Ve en son İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Saar’ın Türkiye ile ilişkilerde gerilimi artırmak gibi bir niyetleri olmadığı, diplomatik çözümü tercih ettiklerini yönünde sarf ettiği sözler.

‎//

‎O zaman bizim de bunları görüp; tahrik edici söylevlerin, algı ve algılatmaların, tehditlerin, siyasi ve jeopolitik oyunların tuzağına düşmeden, meseleyi Gazze ve Hamas’tan başlatarak İran savaşı ve devamında aranan jeopolitik sonuçlar ve derinleşme potansiyeli çok yüksek bugünkü istikrarsızlıklar üzerinden konuşmamız gerekiyor.

‎Yani savaşın nasıl yapılacağını değil, neden önlenmesi gerektiğini konuşmalıyız.

‎//

‎ÖNCE EBU ZUHUR

‎İddialar doğru kabul edilse bile Türkiye’nin Ebu Zuhur’da İHA-SİHA konuşlandırmaya ihtiyacı olduğu tartışmalıdır.

‎Bu kabiliyetin Şam yönetiminin yeniden inşa edilen askerî kapasitesinin bir parçası olma ihtimali çok daha güçlüdür.

‎Şam’ın elindeki olası böyle bir kapasiteyi İsrail’e karşı kullanma ihtimali ise gerçekçi değildir.

‎Bu kabiliyetin asıl kullanım alanı; Suriye’nin iç güvenliği, DEAŞ, İran bağlantılı vekil yapılar, Hizbullah ve silahlı grupların lojistik ağları olabilir.

‎Bunu Trump’ın Şam’ı Hizbullah’a karşı kullanma söylemi ve İsrail’deki Şam-Tel Aviv olası işbirliği tartışmaları da destekliyor.

‎O zaman burada İsrail açısından bir öngörüsüzlük ortaya çıkmıyor mu?

‎Ya da daha kuvvetli bir neden mi var?

‎//

‎Eğer bütünleşik iddiaları doğruysa, asıl kritik iddia konusu Türk HSS kabiliyeti olabilir.

‎Çünkü Esad’ın devrilmesinden sonra İsrail, Suriye hava sahasını ciddi bir hava tehdidiyle karşılaşmadan kullanıyor.
‎Ürdün-Suriye-Lübnan hattında hava faaliyetleri yürütüyor.
‎Tabiri caizse ring yapıyor.
‎İran ve Irak’taki vekil yapılanmalarla bağlantılı hedeflere yönelik operasyonlarında Suriye hava sahasının stratejik imkanlarından yararlanıyor.

‎Dolayısıyla Suriye’de Türk HSS kabiliyetinin ortaya çıkması, İsrail açısından yalnızca bir:

‎“Türk askeri varlığı”

‎meselesi değildir.

‎İsrail’in Suriye üzerindeki hava serbestisini sınırlayabilecek yeni bir değişkenin ortaya çıkmasıdır.

‎İsrail güvenlik doktrininin tehditleri siyasi veya hukuki niteliklerine göre değil hava harekat özgürlüğü üzerindeki etkilerine göre değerlendiğini de biliyoruz.

‎Ve bütün bunlar, İsrail’in varoluş kaygılarıyla birleştiğinde Ebu Zuhur saldırısının neden yapıldığını bence daha net ortaya çıkıyor.

‎Zaten İsrail teknik detay vermeden bunu iddia ediyor.

‎//

‎Şimdi durumu başka yerlerden deşmeye başlayalım…

‎İSRAİL’İN YENİ ÖZGÜVENİ:
‎İsrail’in ABD desteği ve kendi savunma sanayiinin sağladığı nitelikli askeri üstünlüğü, 7 Ekim’den sonra Gazze’den Lübnan’a, Suriye’den İran’a kadar uzanan geniş bir coğrafyada kullandığı açık.

‎Bu üstünlük İsrail’e yalnızca askeri tecrübe ve başarı kazandırmadı.

‎Özgüven ve cüret de kazandırdı.
‎Ancak İsrail’in unutmaması gereken çok temel bir gerçek var:
‎Askeri başarı ile stratejik başarı aynı şey değildir.
‎Bir ülkenin hava gücü çok güçlü olabilir.

İsrail-Türkiye gerilimi ve Kürtler - Yeni Özgür Politika

Hava savunma ve uzun menzilli hava taarruz kapasitesi çok gelişmiş olabilir.
‎İleri istihbarat kabiliyetleri bulunabilir.
‎Hatta ‘dörtlü doktrin’ eşliğinde nükleer caydırıcılığı olabilir.
‎Ama bunların hiçbiri, kendisini sürekli yeni düşmanlarla çevreleyen tekinsiz bir güvenlik ortamını tek başına ortadan kaldırmaz.

‎Tam tersine.

‎Bazen askeri üstünlük yanlış kullanıldığında, geleceğin tehditlerini bugünden üretir.
‎İsrail güvenlik kültürünün merkezinde zaten bunun acı tecrübesi var:

‎Varoluş kaygısı.
‎Kuşatılmışlık hissi.
‎Stratejik derinlik eksikliği.
‎Çevreden gelebilecek tehdit korkusu.
‎Ve: “Never again-Bir daha asla.”
‎İsrail bunları herkesten daha iyi bilir.

‎Çünkü bunları yalnızca analiz etmiyor.
‎Yaşıyor.
‎Fakat bugün ortaya koyduğu bazı agresif askeri yaklaşımlarla, yeni ektiği düşmanlık tohumlarının yarın yeni varoluş tehditlerine dönüşme ihtimalini gözden kaçırdığını düşünüyorum.

‎Bu travmalarının neden olduğu jeopolitik ve stratejik bir kontaminasyon.

‎//

‎İsrail’in askeri, istihbari ve teknolojik kapasitesi ile bazı operasyonel başarıları tartışılmaz ölçüde güçlüdür.

‎Fakat askeri başarı ile stratejik başarı aynı şey değildir.
‎Çünkü bir savaşta üstün gelmek başka; yarın ki ortamın şartlarını daha güvenli hale getirmek başka.

Türkiye-İsrail gerilimi: Savaş senaryoları tekrar gündemde” | Haber Memur

‎İşte tam burada Türkiye açısından farklı bir güç alanı ortaya çıkıyor.

‎TÜRKİYE’NİN “ASKERÎ OLMAYAN” KOZLARI:

‎1. GÜVENLİK PSİKOLOJİSİ:

‎İsrail’i anlamanın yolu yalnızca ne yaptığına bakmak değil; neden korktuğuna da bakmaktır.

‎Türkiye, İsrail’in varoluşsal güvenlik hassasiyetini, kuşatılmışlık algısını, stratejik yalnızlık korkusunu ve “bir daha asla” psikolojisini okuyabilecek belki de en önemli bölgesel aktördür.

‎Türkiye’nin burada kullanabileceği güç, İsrail’in korkularını anlayarak onu rasyonel davranmaya zorlamaktır.

‎Bu, İsrail’in bütün güvenlik gerekçelerini veya Gazze’deki katliamlarını kabul etmek değildir.

‎Tam tersine.

‎Bir devletin güvenlik psikolojisini anlamak, onun güvenlik politikasının sınırlarını daha doğru çizebilmektir.

‎Çünkü askeri üstünlük operasyonel başarı getirebilir.

‎Ama korkunun ürettiği düşmanlıkları ortadan kaldıramaz.

‎//

‎2. TARİHİ HAFIZA:

‎Türkiye, İsrail’i 1949’da tanıyan ilk Müslüman ülkeydi.

‎Türk-Yahudi ilişkilerinin tarihi ise İsrail Devleti’nden çok daha eski.

‎Osmanlı coğrafyasında Yahudilerin yüzyıllar boyunca yaşaması, İspanya’dan sürülen Yahudilere Osmanlı topraklarının sığınak olması ve birlikte yaşama tecrübesi, iki toplum arasında silinmesi zor bir tarihi hafıza oluşturdu.

‎Bu hafıza Cumhuriyet döneminde de bütünüyle kopmadı. Nazi Almanya’sının zulmünden ve antisemitik baskılardan kaçan çok sayıda Yahudi bilim insanı, akademisyen ve aydın Türkiye’ye sığındı. 1933 Üniversite Reformu sonrasında bu insanların önemli bir bölümü Türkiye’de üniversitelerde ve bilim kurumlarında çalışma imkanı buldu; İstanbul Üniversitesi’nin bilimsel dönüşümüne önemli katkı sundular.

‎Hatta Albert Einstein, 17 Eylül 1933’te Başbakan İsmet İnönü’ye gönderdiği mektupla Almanya’da çalışmalarını sürdüremeyen 40 Yahudi profesör ve doktorun Türkiye’ye kabul edilmesini talep etti.

‎Einstein’ın girişimi, Türkiye’nin Nazi zulmünden kaçan Yahudi bilim insanları için önemli bir sığınak ve akademik merkez haline geldiği daha geniş tarihsel sürecin dikkat çekici örneklerinden biriydi.

‎Ben Azerbaycan’da Yahudilerin yaşadığı Kırmızı Kasaba’ya kadar gidip bu hafızanın tarihteki daha derin izlerini anlamaya çalışmış bir meraklıyım: Hazar Türk elitlerinin tarihindeki Yahudilik meselesi de bu hafızanın dikkat çekici başka bir katmanıdır.

‎Ama burada tarihi sınırları korumak gerekir.

‎Bunların hiçbiri bugünkü siyaset ve stratejinin otomatik belirleyicisi değildir.
‎Fakat diplomasi ve strateji yalnızca bugünden ibaret değildir.
‎Tarih bazen ittifak kurmak için değil, düşmanlığın kaçınılmaz olmadığını hatırlatmak için kullanılır.

‎//

‎3. JEOPOLİTİK ZORUNLULUK:

‎Türkiye ile İsrail’in birbirlerini sevmesi gerekmiyor.
‎Ama birbirlerini yok saymaları da mümkün değil.

‎Suriye.
‎Doğu Akdeniz.
‎Enerji yolları.
‎Hava sahaları.
‎Bölgesel güç dengeleri.
‎İran ve vekilleri ikilemi.
‎Gazze dramı.
‎Filistin ve iki devletli çözüm arayışı.
‎PKK ve Kürt kartının kullanılmasında İsrail’in daha görünür hale gelmesi.
‎İran savaşının akıbeti.
‎Ortadoğu’da inşa edilmeye çalışılan yeni jeopolitik ve stratejik mimari. (MEAD-MESA)
‎Teopolitik-kıyametçi dogma, ihtiras, hesaplaşma ve yayılma arayışları.
‎Tabii siyasi hesaplar.

‎Bütün bu başlıklar iki ülkenin stratejik alanlarını giderek daha fazla kesiştiriyor.

‎Ebu Zuhur meselesinin büyümesinin temel nedenleri de kısaca bunlar.

Türkiye - İsrail gerilimi - Haberleri, En güncel ve Son Dakika Haberleri | Cumhuriyet

‎Türkiye’nin Suriye’deki muhtemel askeri kapasitesi ile İsrail’in Suriye’deki güvenlik anlayışı artık aynı stratejik zeminde karşılaşıyor.

‎Bu nedenle Türkiye-İsrail ilişkisini yalnızca: “Dostluk veya Düşmanlık” ikilemine sıkıştırmak stratejik bir basitleştirmedir.

‎İki ülke arasında, bütün ihtilafların üzerinde, çatışmayı önleyecek asgari bir stratejik iletişim ve uzlaşı alanı bulunmak zorundadır.

‎Türkiye’nin kozları da tam burada ortaya çıkar.

‎İsrail’in Türkiye’yle anlaşmazlığı olabilir.
‎Ama Türkiye’yi Suriye’den dışlamak, Türkiye’ye kırmızı çizgiler dayatmak veya Türkiye’yi bölgesel denklemden tamamen çıkarmaya çalışmak; bırakın İsrail’i, ABD için bile karşılıksız değildir.

‎Zaten bunları gören ve sesleri bugün zayıf çıksa da dile getiren son derece güçlü akılları var.

‎Dışişleri Bakanı Saar ve kariyer diplomat Leiter’in şartlı sözleri burada daha da önem kazanıyor.

‎//

‎4. BÖLGESEL ERİŞİM:

‎Türkiye’nin bir başka üstünlüğü, aynı anda farklı dünyalarla konuşabilmesidir.

‎NATO’yla.
‎ABD’yle.
‎Başta İngiltere olmak üzere Avrupa’yla.
‎Arap dünyasıyla.
‎İslam dünyasıyla.
‎İran’la.
‎Türk dünyasıyla.
‎Kızıldeniz ötesindeki Afrika’yla.
‎Yani Türkiye, İsrail’in güvenlik çevresinin dışında duran sıradan bir bölge ülkesi değildir.

‎Bu noktada İsrailli stratejistlerin (anlatısı köpürtülen) NATO’nun 5. maddesinin Suriye, Doğu Akdeniz, Kıbrıs veya başka bir NATO dışı alanda gerçekleşebilecek bir Türkiye-İsrail çatışmasına otomatik olarak uygulanmayacağını hesaplamak (uygulanacağını varsaymak gibi) ciddi bir stratejik hesap hatası olur.

‎Çünkü mesele yalnızca hukuki bir metnin nasıl yorumlanacağı değildir.

‎ABD’nin tutumu;
‎ABD’nin Türkiye’yi kaybetmekle/karşısına almakla ilgili çözmek zorunda kalacağı sorunlar;
‎Jeopolitik hesapları ve ölçeklemesi;
‎Siyasi karar mekanizmalarının ve müttefiklerin yaklaşımı;
‎Çatışmanın gerçekleştiği alan;
‎Ölçeği;
‎Niteliği;
‎ve nasıl geliştiği belirleyici olacaktır.

‎Trump’ın: “Ben görevde olduğum sürece böyle bir çatışma gerçekleşmeyecek” sözü de bir varsayım hesabından çok, jeopolitik bir hassasiyeti anlatır.

‎Mesele burada Türkiye’nin herkesi kendi safına çekmesi ya da mevcut ittifak sisteminden uzaklaşması da değil.

‎Asıl önemli olan şudur:

‎Türkiye, cephelerin oluşmasını engelleyebilecek bir denge unsuru olabilme özelliğine sahiptir.
‎Hatta daha fazlası:

‎İsrail’in 7 Ekim’de karşı karşıya kaldığı gibi gelecekte karşılaşabileceği doğrusal ya da asimetrik stratejik baskınları, saldırıları ve tehditleri engelleyebilecek bölgesel denklemlerin kurulmasında rol oynama gücüdür.

‎Bu, savaştan çok daha güçlü bir pozisyondur.

‎Çünkü gerçek stratejik güç her zaman savaş çıkarabilmek değildir.

‎Asıl güç, savaşı ve asimetriyi mümkünken önleyebilmektir.

‎//

‎5. FİLİSTİN MESELESİNDE MEŞRUİYET:

‎Türkiye’nin İsrail karşısındaki en önemli askeri olmayan araçlarından biri de meşruiyettir.

‎Türkiye, İsrail’in güvenlik ihtiyacını reddetmeden Filistinlilerin güvenliğini, hayat hakkını ve siyasi geleceğini savunabilir.

‎Soruyu:
‎“İsrail’in güvenliği mi, Filistin’in güvenliği mi?”
‎şeklinde kurmak yerine:
‎“İkisini birbirinin alternatifi olmaktan nasıl çıkaracağız?”
‎diye sorabilir.

‎Bu yaklaşım Türkiye’yi yalnızca İsrail’i eleştiren ve yalnızca yüksek sesli eleştirilerle anılan bir ülke olmaktan çıkarır.

‎Türkiye’yi, bölgesel güvenliğin yeniden kurulmasına ilişkin alternatif bir çerçeve sunabilen aktör haline getirir.
‎Ve belki de İsrail’in en fazla ihtiyaç duyduğu şey tam olarak budur.

‎Çünkü İsrail’in güvenliği ile Filistin’in güvenliği birbirinin alternatifi olarak kurulursa savaş kalıcılaşır.
‎Birbirinin tamamlayıcısı olarak kurulabilirse çözüm alanı doğar.

‎//

‎6. ÇATIŞMAYI ÖNLEME KAPASİTESİ:

‎Türkiye’nin en önemli askeri olmayan kozu belki de budur:

‎Trump’ın barış planına Hamas’ı ikna eden kimdi?

‎Çatışmanın tarafı olmadan, çatışmanın büyümesini engelleyebilmek.

‎Çünkü bazı güçler savaşa girerek değil, savaşa girmeden ağırlık kazanır.

‎Türkiye’nin asıl stratejik avantajı da burada ortaya çıkar.

‎İsrail açısından mesele Türkiye’ye saldırmak değil;

‎Türkiye’nin karşısında olmadığı bir bölgesel denklemin neden daha güvenli olacağını anlayabilmektir.

‎//

‎7. “CEPHE OLMAMA” KOZU:

‎Belki de bütün bunların üzerinde daha basit bir gerçek var:

‎Türkiye İran değildir.

‎Türkiye Hamas değildir.
‎Türkiye Hizbullah değildir.
‎Türkiye Suriye değildir.
‎Türkiye, İsrail’in karşısına eklenebilecek yeni bir cephe olmak zorunda değildir.

‎Tam tersine Türkiye; NATO üyeliği, askeri kapasitesi, jeopolitik konumu, teolojik çözüm potansiyeli, Karadeniz-Akdeniz-Kafkasya-Ortadoğu bağlantısı ve farklı güç merkezleriyle aynı anda konuşabilme yeteneği nedeniyle başka bir dünyadır.

‎Türkiye’yi yeni bir düşman cephesine dönüştürmek, İsrail’in mevcut güvenlik sorunlarını azaltmak yerine yeni ve çok daha büyük stratejik problemlerini tetikler.

‎İşte Türkiye’nin en güçlü askeri olmayan kozlarından biri de budur:

‎İsrail’in karşısına geçmek değil, karşısındaki cephelerin büyümesini engelleyebilecek ağırlık merkezi olmak.

‎//

‎ASIL MESELE:

‎Bütün bunları bir araya getirdiğimizde Türkiye’nin İsrail karşısındaki askeri olmayan gücü;

‎1. Güvenlik psikolojisi,
‎2. Tarihî hafıza,
‎3. Jeopolitik zorunluluk,
‎4. Bölgesel erişim,
‎5. Meşruiyet,
‎6. Çatışmayı önleme kapasitesi,
‎7. Ve “cephe olmama” kabiliyeti
‎alanlarının birleşiminden oluşuyor.

‎Fakat bunların üzerinde daha basit bir gerçek var:

‎İsrail’i Türkiye’ye karşı sürekli bir düşmanlık içinde tutmak, İsrail’in kendi stratejik çıkarları açısından da sürdürülebilir değildir.

‎Belki de Türkiye’nin; “Türkiye’yle çatışmanın İsrail açısından stratejik maliyetini, Türkiye’yle uzlaşının ise stratejik değerini görünür kılmasının zamanı gelmiştir.”

‎Çünkü Türkiye’nin en güçlü kozu İsrail’i yenmek değildir.

‎İsrail’e Türkiye’siz bir bölgesel güvenlik mimarisinin neden daha kırılgan ve tehlikeli olacağını gösterebilmektir.
‎Ve burada İsrail’in kendisine sorması gereken çok önemli bir soru var:

‎Hamas’ın 7 Ekim baskınından sonra İsrail’in Türkiye’ye karşı geliştirdiği ittifaklar, tehdit algıları, stratejik hamleler ve tehditleri gerçekten İsrail’in güvenliğini mi artırıyor?

‎Burada İsrail güvenlik kültürünün temelindeki paradoks yeniden karşımıza çıkıyor:
‎Kendisini korumak için yeni tehditler üretmek.
‎Bir başka ifadeyle:
‎Güvenlik ararken güvensizliği büyütmek.
‎İsrail’in bugün düşünmesi gereken şey tam da budur.
‎Türkiye’nin güvenlik kaygılarını yok sayan hiçbir bölgesel düzenin sürdürülebilir olması mümkün değil.

‎Türkiye güvenliğini tehdit eden hiçbir stratejik düzenlemeye de seyirci kalamaz.

‎Mesele Türkiye ile İsrail’in birbirini sevip sevmesi değildir.

‎Buradaki dominant diğer mesele:
‎Birbirlerini düşmanlaştırmalarının kimlerin işine yarayacağıdır.

‎Ve belki de bütün meselenin en rafine ifadesi şudur:
‎İsrail’in güvenliğini Türkiye’ye karşı kurmanın; Türkiye’yle birlikte kurmaktan daha zor, daha pahalı ve daha riskli olduğunu görebilmesidir.

‎İsrail’in, Türkiye’siz bir Ortadoğu güvenlik denkleminde kendisini gerçekten daha güvende hissedip hissedemeyeceğini düşünmesi gerekiyor.

‎Çünkü Hamas’ın İsrail’e saldırmasıyla Türkiye’nin İsrail’e düşman olması aynı şey değildir.

‎Türkiye İran da değildir.

‎Türkiye Türkiye’dir.

‎Anlattığım gibi mesele stratejik kabiliyet meselesinden çok ötededir.

‎Stratejik kabiliyetler ise milli güç bileşenlerindeki derinlik ve mukavemet, yığınak, gizem ve gizlilikleriyle bu yazının konusu değildir.

‎//

‎Hem zaten unuttunuz mu?

‎Hamas’ın İsrail baskınını Hamas’a Türkiye yaptırmadı ki!

‎Taktik katmandaki ilişkileri köpürtüp jeopolitik katman tehdidine büründüren de Türkiye değil.

‎Gazze’yi Hamas’ta terk eden, hatta “Ortada Filistin devleti yok, ayrı Gazze, ayrı Batı Şeria ve sadece örgütler var stratejisi gereği” Hamas’ın fonlanmasına cevaz veren kimdi?

‎Demek istediğim şu: Türkiye’nin Hamas’la bazı siyasi ve Türkiye’deki bazı eksenlerin Hamas’la ticari ilişki geliştirdiği doğru, ama Hamas’ın askeri kabiliyetinin arkasında sadece Hamas, İran ve ardılı değil, İsrail’in (kendi adına) kendi yaptığı hatalar var.

‎Bunları en iyi İsrail biliyor.
‎Neden yaptığını da.

‎Ve belki de İsrail’in bugün kendisine sorması gereken en zor soru tam da olarak çıkıyor:

‎Türkiye’yi yeni bir düşman haline getirmek İsrail’in güvenliğini mi büyütür, yoksa İsrail’in gelecekteki güvenlik sorunlarını daha mı büyütür?

‎//

‎KİM YAŞADI?

‎Hamas’ın İsrail baskınının ürettiği jeopolitik çatırtıyı;

‎* IMEC’in ağır darbe almasını,
‎* İbrahimi Anlaşmaların ivme kaybetmesini,
‎* Suudi Arabistan-İsrail normalleşmesinin zemininin sarsılmasını,
‎* Filistin meselesinde Avrupa’nın ve uluslararası toplumun yeni bir kriz alanına sürüklenmesini,
‎* Sünni kamuoyundaki öfkenin İran eksenindeki vekil aktörlerin hareket alanını genişletmesini,
‎* İsrail’in tarihsel tezlerinin ağır yara almasını; en azından artık ciddi biçimde sorgulanır hale gelmesini,
‎* Yalnızlaşmayı,
‎* Azerbaycan’la gerilmeyi,
‎* Ve yeniden kurulmaya çalışılan Türkiye-İsrail ilişkisinin ağır yara almasını…

‎KİM YAŞADI?

‎//

‎Aşağıda yazacaklarımın neden ve nasılları bir başka analizin konusu.

‎Ama durumu anlamlandırmak adına yukarıdaki soruları izninizle biraz daha derinleştireceğim.

‎- Hamas’ın İsrail’e yaptığı stratejik baskın; Gazze’deki Hamas ve İslami Cihad güçlerinin tamamının ya da çok daha geniş bir bölümünün eş zamanlı olarak devreye girdiği bir saldırıya dönüşseydi ve derinleşseydi…
‎- Hizbullah kuzeyden devreye girseydi…
‎- Batı Şeria ve Kudüs’te ayaklanmalar kendini gösterseydi…
‎- Ürdün hattından sızmalar olsaydı…
‎- Husiler devreye girseydi…
‎- Ve bütün bunlarla birlikte İran’ın stratejik kabiliyetleri eş zamanlı etki gösterseydi…
‎Biz bugün neyi konuşuyor olurduk?

‎İsrailli general: “Tanrı bizi korudu. Hamas yürüseydi, Hayfa’ya kadar önlerinde bir tek İsrail askeri yoktu.”
‎derken…

‎İsrail’i gerçekten Tanrı mı korudu?

‎Bilinmez.

‎Ben de bilmiyorum.

‎//

‎İsrail’in gelecekteki güvenliği açısından asıl ihtiyaç duyduğu şey, Türkiye’yi karşısına almak değil; Türkiye’nin karşısında yer almadığı, Türkiye’nin de katkı sunduğu daha dengeli ve sürdürülebilir bir bölgesel düzeni aramaktır.

‎Türkiye, İsrail’in karşısına eklenebilecek yeni bir cephe midir?

‎Tam tersine.

‎Türkiye, İsrail’in karşısındaki cephelerin büyümesini, derinleşmesini ve birbirine eklemlenmesini engelleyebilecek stratejik bir ağırlık merkezidir.

‎İsrail’in gelecekte Türkiye’ye karşı savaşmaktan çok, Türkiye’yle birlikte savaşları önlemeye ihtiyacı var.

‎Çünkü mesele kimin kimi yenebileceği değil…

‎Asıl mesele, hangi stratejik aklın daha büyük bir savaşı daha başlamadan önleyebileceğidir.

‎Stratejik akıl tam da burada başlar:

‎Düşman sayısını artırmakta değil, tehdit sayısını azaltmakta.

‎Cepheleri çoğaltmakta değil, cephelerin oluşmasını engellemekte.

‎Savaş kazanmakta değil, savaşı mümkün olmaktan çıkarmakta.

‎Türkiye-İsrail gerilimini büyütmek kolaydır.

‎Yönetmek ise stratejik akıl ister.

‎Belki de İsrail’in bugün fark ettiğinden çok daha fazla Türkiye’ye ihtiyacı vardır.

‎Doğru yönetildiğinde Türkiye, yeni düşmanların ortaya çıkmasını engelleyebilecek; farklı cepheler arasındaki gerilimi azaltabilecek ve bölgesel dengeyi yeniden kurabilecek bir aktördür.

‎Ve belki de İsrail’in bugün kendisine sorması gereken en zor soru şudur:

‎Türkiye’yi karşısına almak İsrail’in güvenliğini gerçekten artıracak mı; yoksa gelecekte baş etmek zorunda kalacağı yeni ve çok daha büyük stratejik cepheler mi üretecek?

‎//

‎Netanyahu, kardeşini savaşta kaybetmiş bir İsrail özel kuvvetler mensubu olabilir.

‎Ben de acizane, çok şehit vermiş ve PKK kurşunu yemiş bir Türk özel kuvvetler mensubuyum.

‎Senin travmanı küçümsemiyorum.
‎Neden korktuğunu biliyorum.
‎Neyi korumaya çalıştığını da anlayabiliyorum.
‎Gazze’ye neden vahşice saldırdığını görüyorum.
‎Ama tam da bu yüzden şunu söylemek istiyorum:

‎Güvenlik yalnızca hasmı vurabilecek güce sahip olmak değildir.

‎Güvenlik, yarının düşmanlarını bugünden üretmemeyi de bilmektir.

‎Çünkü bazen bir devletin karşı karşıya olduğu en büyük tehdit, bugün karşısında duran düşman değil; kendi güvenliğini sağlamak adına yarın karşısına çıkacak yeni düşmanları üretmesidir.

‎Belki de gerçek güç, Ebu Zuhur’u vurabilmek değil; o darbeyi gereksiz kılabilecek bir stratejik düzen kurabilmektir.

‎Ve kadim bir Yahudi sözü bunu benden çok daha kısa anlatıyor:

‎אֵיזֶהוּ גִבּוֹר? הַכּוֹבֵשׁ אֶת יִצְרוֹ.
‎Eizehu gibor? Hakoveş et yitzro.
‎“Kim güçlüdür? Nefsini dizginleyen.” – Ben Zoma

Bir Yorum Yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Benzer Yazılar