‘Su artık sadece bir kaynak değil, bir altyapı’

‘Su artık sadece bir kaynak değil, bir altyapı’

Emre BAŞARAN
Euronews Türkçe

Dünya genelinde milyarlarca insan, giderek derinleşen bir su krizinin ortasında yaşıyor. İklim değişikliğinin tetiklediği aşırı sıcaklıklar, değişen yağış düzenleri ve hızlı nüfus artışı; baraj rezervuarlarını boşaltıyor, yeraltı sularını tüketiyor, nehirleri kurutuyor. Bir zamanlar yalnızca “gelişmekte olan dünya”nın sorunu olarak görülen su kıtlığı, bugün Avrupa’nın güneyinden Orta Asya steplerinde kadar geniş bir coğrafyayı tehdit ediyor.

Türkiye de bu tablodan nasibini fazlasıyla alıyor. Son yıllarda barajlar rekor düşük seviyelere geriledi, orman yangınları her sene yaşanıyor. İzmir gibi büyük şehirlerde saatlerce, hatta aylarca süren su kesintileri artık olağan bir hal aldı.

Peki su krizini nasıl aşmalı, su altyapısını nasıl dizayn etmeli ve insanlığın en temel ihtiyacı olan suya erişim nasıl sağlanmalı?

Uzmanlar artık yalnızca baraj inşa etmenin yeterli olmadığını söylüyor; ormanları, sulak alanları ve nehir havzalarını korumak, yani doğanın kendi su döngüsünü sağlıklı tutmak, mühendislik çözümleri kadar kritik hale geliyor. Üstelik tüm bu çabaların finansmanı için kamu ve özel sektörün nasıl bir araya geleceği de başlı başına büyük bir soru işareti.

Asya Altyapı Yatırım Bankası’nın (AIIB) Baş Ekonomist Yardımcısı Jang Ping Thia, İstanbul’da düzenlenen 5. Dünya Su Forumu için Türkiye’deydi. Euronews Türkçe‘ye verdiği mülakatta Thia, bankanın su altyapısına yaklaşımını, Türkiye’ye verilen 500 milyon dolarlık kredinin ayrıntılarını ve küresel su yönetiminin geleceğini anlattı.

AIIB’nin 2026 raporu, hidrolojik döngünün başlı başına bir altyapı olduğunu savunuyor. Bu bakış açısı, bankanın projeleri değerlendirme biçimini nasıl değiştiriyor?

Bu yaklaşım çok kritik bir dönüşümü temsil ediyor. Artık yalnızca baraj ya da boru gibi mühendislik çözümlerine odaklanmak yetmiyor; doğal ekosistemleri de göz önünde bulundurmak zorundayız. Bu ikisinin birbirini tamamlaması gerekiyor.

Somut bir örnek vereyim: Yağmur yağmıyorsa, ne kadar sulama altyapısı inşa ederseniz edin, getirisi son derece düşük olur. Benzer şekilde, yer altı suyu yoksa kaç boru döşerseniz döşeyin, su orada olmayacak. Ama altyapı da su döngüsünü olumsuz etkileyebilir; yeraltından aşırı su çekmek, sulak alanları tahrip etmek bunun örnekleri. Bu nedenle yeni perspektifimiz şu: Doğal ekosistem ile mühendislik altyapısı bir arada ele alınmalı. Müşterilerimizi her iki boyutu da kapsayan projelere yönlendirmek istiyoruz.

Araştırmanız, su ile ilgili projelere ayrılan kalkınma finansmanının 2000’de yüzde 30’dan 2020’de yüzde 10’un altına gerilediğini gösteriyor. Özel sermayenin su sektörüne akmasını engelleyen başlıca ekonomik engeller neler?

Önce bir netleştireyim: Bahsettiğimiz düşüş resmi kalkınma yardımlarındaki (ODA – Official Development Assistance) gerilemeyi yansıtıyor. Pek çok donor hükümetin mali baskı altında olması nedeniyle ODA zaten azalıyor; su, bu küçülen pastadan daha da küçük bir pay alıyor. Üstelik mevcut yardımların büyük bölümü ekosisteme değil, boru ve sanitasyon altyapısına gidiyor.

Uzun vadede ODA’nın hızla geri dönmesini beklemek gerçekçi değil. Bu yüzden hükümetlerin hem kamu hem de özel sektör kaynaklarını harekete geçirmesi çok daha kritik hale geliyor. Ama su sektöründe her şeyi özel sektöre bırakamazsınız; bu konuda gerçekçi olmak gerekiyor.

Benim felsefem basit: Mümkün olan yerde özel sektör, zorunlu olan yerde kamu sektörü. İdeal modelim şu: Kamu sektörü ormanları, mangrovları, nehir havzalarını yani ekosistemi restore eder. Özel sektör ise bu temelin üzerine sulama, su arıtma, pompalama gibi mühendislik altyapısını kurar. Ancak bunun için bir koşul şart: Hükümetlerin özel sektörün sunduğu hizmetler için adil bir fiyat talep etmesine izin vermesi gerekiyor ki özel yatırım kârlı hale gelsin.

Su yönetiminde devletin rolü ne olmalı? Su, her şeyden önce bir devlet sorumluluğu mudur?

Hükümetler altyapı hizmetlerinin sağlanmasında her zaman belirleyici bir role sahip olmak zorunda; özel sektör ise bu süreçte bir kaldıraç işlevi görüyor. Bunu açıkça belirtmek isterim.

Suyu tamamen serbest piyasaya bırakırsanız, “ortak kaynakların trajedisi” dediğimiz durumla karşı karşıya kalırsınız: Herkes kendi çıkarı için yeraltı suyunu çeker ve sonunda kimseye yetmez. Doğal ekosistem tükendikçe su elde etmenin maliyeti katlanarak artar. Bu maliyeti işletmelere ve tüketicilere yüklemek sürdürülebilir değil. Eğer ekosistem korunursa, özel sektörün altyapı hizmetlerindeki riski de azalır. Dolayısıyla her iki tarafın da masada olması şart.

AIIB, Türkiye için yakın zamanda 500 milyon dolarlık bir su verimliliği ve iklim dayanıklılığı kredisi onayladı. Bu finansmanın başarısını nasıl ölçeceksiniz?

Türkiye ile işbirliğimizden gerçekten memnunuz. Bu finansman için güçlü bir sonuç matrisi oluşturduk. Birkaç temel göstergeyi paylaşabilirim: Kaç hektarlık arazinin sulandığını ve kaç hanenin yararlandığını takip edeceğiz. Sulama sistemlerinin ne kadarının dijitalleştirildiğini ve sayaçlarla izlendiğini ölçeceğiz. Sel kontrolü önlemlerinin kapsadığı arazi büyüklüğünü ve korunan hane sayısını değerlendireceğiz.

500 milyon dolarlık bu kredi ciddi bir yatırım. Türkiye’nin su durumunu iyileştirmede önemli bir adım olacağına yürekten inanıyoruz.

İstanbul’un coğrafi konumu, bölgesel su yönetimi diyalogunda Türkiye’ye nasıl bir avantaj sağlıyor?

Türkiye gerçekten benzersiz bir coğrafyaya ve uzmanlığa sahip. İki boyutu var bunun. Birincisi, Türkiye Akdeniz’de yer alıyor; İspanya ve Kuzey Afrika gibi su stresi yüksek ülkelerle ortak özellikler taşıyor. Öte yandan Orta Asya ile de derin tarihsel ve kültürel bağları var. Afganistan ve Özbekistan gibi ülkeler, buzul erimesiyle daha da kötüleşecek kuraklık sorunlarıyla boğuşuyor. Türkiye hem Akdeniz hem Orta Asya tartışmalarında doğal bir aktör konumunda.

İkincisi, Türkiye’nin su sektöründe bölgesel deneyimi olan güçlü şirketleri var: Baraj inşaatı, su arıtma, sulama… Bu şirketler projelerin sürdürülebilir ve iyi tasarlanmış olmasına katkı sağlayabilir. Coğrafyanız, deneyiminiz ve kurumsal kapasiteniz sizi doğunuzda ve batınızda su sorunlarını çözmek için kritik bir oyuncu yapıyor.

Su krizini çözmede hangi teknoloji size göre en yüksek getiriyi sunuyor?

Dijital sulama teknolojileri çok önemli: Damla sulama, sayaçlı izleme, yapay zekâ destekli su takibi… Bunlar çiftçilerin nereye, ne zaman su uygulayacağını bilmesini sağlıyor ve büyük tasarruf anlamına geliyor. İstanbul Su Forumu’nda pek çok umut verici örnek gördüm.

Ama orada duyduğum ve daha önce üzerinde pek düşünmediğim çok önemli bir fikir var: Eğitim. Bazı konuşmacılar bunu çok güçlü biçimde ortaya koydu; belki de en kritik teknoloji, vatandaşlara özellikle gençlere su tasarrufunu öğretmek ve su kullanımı konusunda tam bir farkındalık yaratmak. İnsanların su fiyatlandırmasını kabul etmesi ve komşu ülkelerle aynı kaynağı paylaştıklarının bilincinde olması… Bu bilinç düzeyi, tanıtacağımız herhangi bir teknolojiden daha önemli olabilir.

Beş yıl sonra geriye döndüğünüzde, küresel su yönetiminde neyin değişmiş olmasını istersiniz?

Beş yıl sonra geriye bakıp “hiçbir orman, sulak alan veya nehir havzası kaybetmedik” diyebilirsek, su krizinde gerçek anlamda bir dönüm noktasına ulaşmışızdır. En kritik şey, suyun yeniden döngüye girmesini sağlayan doğal peyzajı korumak.

Elbette iklim değişikliğinin azaltılması ve yenilenebilir enerjiye geçiş de bununla el ele gitmelidir. Bunlar su döngüsünü iyileştirmek için birlikte çalışan unsurlardır.

Bir Yorum Yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Benzer Yazılar