Ruh Kucaklaşması ve Bizim Dünya Kupalarımız

Ruh Kucaklaşması ve Bizim Dünya Kupalarımız

Tarih, 25 Haziran 1978…

Arjantin’in başkenti Buenos Aires Estadio Monumental’in çimlerinde futbol tarihinin unutulmaz finallerinden birine tanıklık ediyor.

Finale kadar gelmeyi başarmış 2 takım şampiyonluk maçına çıkıyor.

Bir tarafta Daniel Passeralla, Osvaldo Ardiles, Mario Alberto Kempes, Leopoldo Luque, Daniel Bertoni gibi yıldızlarıyla Albiceleste lakaplı ev sahibi Arjantin, diğer tarafta bir önceki Dünya Kupasını “turnuva takımı” Almanya’ya finalde 2-1 yenilerek kaybetmiş, Johan Neeskens, Willy ve Rene van de Kerkhof kardeşler, Johnny Rep, Rob Rensenbkrink gibi harika oyuncuları kadrosunda bulunduran, Oranje diye çağrılan Hollanda. Arjantin, 1930’da Uruguay’da düzenlenen ilk dünya kupasında finali ev sahibine 4-2 kaybetmiş, haliyle onun da ikinci finali, şampiyonluk istiyor.

Hollanda milli takımının kadrosunda, dünya futbolunun gelmiş geçmiş en büyük isimlerinden, Johan Cruyff yer almıyor, alamıyor. Turnuvadan bir yıl önce, futbol oynadığı Barcelona’daki evinde kendisine ve ailesine yönelik bir kaçırma girişimi yaşayan Cruyff, yaşadığı travmayı gerekçe göstererek finallere gitmemişti. Belki de kazın ayağı öyle değildi, o konuda çok spekülasyon döndü, kendisi röportajlarında
“travmayı” gerekçe gösterdiyse de muhtemelen gerçeği asla bilemeyeceğiz*

Cruyff demişken…

Johan, şüphesiz Hollanda futbolunun en büyüğüdür; dünya futbolunda ise adı Pele, Maradona, Messi gibi ustalardan hemen sonra anılır.
Ama dünya futbolunu teknik adam düzeyinde, getirdiği anlayışla en çok etkileyen isim kesinlikle o’dur; başka hocalar kadar (örneğin Carlo Ancelotti) kupa kazanamamış olabilir ama “etki payı” dendiğinde Cruyff’un eline kimse su dökemez.

Son Dünya Kupası şampiyonu İspanya’nın hayranlık verici futbolunun temel taşlarının döşenmesinde de onun emeği büyüktür. 1988-96 yılları arası çalıştırdığı Barcelona’nın dillere destan La Masia denen altyapı sisteminin oturtulmasından tutun da, Barcelona denince akla gelen “topa hakim olma, isabetli pas yapma, yardımlaşma, top rakibe geçince prese başlama, sadece güzel futbol oynayarak maçı kazanma, anti futbola prim vermeme” odaklı anlayış İspanya futboluna milli takımlar düzeyinde sirayet etmiştir.

Yıllardır La Liga maçlarını izliyorum; Real Madrid, Atletico Madrid ve taraftarı olduğum Barcelona maçlarını kaçırmam, becersin beceremesin her takımın sahaya iyi futbol oynamak için çıktığına milyonlar gibi ben de tanığım.

Son Dünya Kupası finalini oynayan takımların kadrosunda La Masia’dan, biri Arjantin diğerleri İspanya milli takımında olmak üzere, 9 futbolcu yer aldı: Lionel Messi, Lamine Yamal, Pablo Martin Gavi, Pau Cubarsí, Dani Olmo, Eric Garcia, Alex Grimaldo, Marc Cucurella ve Víctor Muñoz.

Olmaz olasıca, icat edenin, onu ilk tarıma alanın yatacak yeri olmasın, sigara yüzünden Johan Hoca’yı çok da ileri denmeyecek bir yaşta kaybettik; ama o ve onun gibiler sayesinde joga bonito (güzel oyun) kazanmaya devam ediyor.

Teşekkürler ve tebrikler İspanyaspor.

Ruh Kucaklaşması

78 finaline dönersek…

Arjantin, ilk yarının sonlarına doğru Mario Kempes’in golüyle 1-0 öne geçti. Hollanda Rensenbrink ile beraberliği sağlayacak gibi olduysa da son dakikalara kadar Arjantin üstünlüğünü korudu. Maçın sonlarına doğru René van de Kerkhof’un sağ kanattan ortasına oyuna yedekten giren Dick Nanninga’nın kafa vuruşu Arjantin ağlarına gidince maç uzatmaya kaldı. Uzatmada sazı eline alan Kempes takımını tekrar öne
geçirdi; son vuruş Bertoni’den gelince ev sahibi 3-1 galibiyetle ilk dünya şampiyonluğunu kazandı.

Maç bitiminde dünya futbol tarihinin en ikonik görüntülerinden biri yaşandı ve o anda televizyon başındaki yüz milyonların hiçbiri bu sahneyi göremedi; statta ise belki sadece birkaç kişi yaşanan dramın farkına varabildi.

Arjantin milli takım oyuncuları kupayı kazanmanın sevinciyle tribünde deliler gibi sevinen taraftarlarına yönelmiş, bu arada sahaya onlarca taraftar girmiştir. Futbolcular toplu halde ceza sahası tarafında zaferi kutlarken biraz ileride kaleci Ubaldo (Pato) Fillol dizlerinin üzerine çökmüş, sevinçten ağlamaktadır. Defans oyuncusu Alberto Tarantini koşarak yanına gelir, Pato’ya sarılır, o da sevinç
gözyaşları dökmeye başlar.

O sırada, yanlarında bir genç belirir. Hakemin bitiş düdüğüyle birlikte bir şekilde sahaya giren Arjantinlilerden biridir; kalabalıktan ayrılmış, dizlerinin üstünde çökük vaziyette kucaklaşan Fillol ve Tarantini’nin yanına kadar ulaşmayı başarmıştır. İnce yapılı gencin hareketlerinde bir tuhaflık vardır.

Bu genç Arjantinli futbol tutkunu Victor Dell’Aquila’dır; 22 yaşındadır. Ve 12 yaşında çocuk yaramazlığının kurbanı olmuş, tırmandığı direkte elektriğe kapılarak 2 kolunu birden kaybetmiştir.

Victor, yaklaşır ikisine, öylece yanlarında durur, Pato ve Alberto hiçbir şeyin farkında değildir, genç olmayan kollarıyla iki futbolcuya sarılmak ister.

Ve bu sırada tüm foto muhabirleri ile az sayıdaki kamera (şimdiki gibi maçta 75 kamera yok) sevinen diğer Arjantinli futbolcuları çekmektedir. Kimse oraya bakmamaktadır.

Bir tek kişi hariç: El Gráfico dergisinin fotoğrafçısı Ricardo Alfieri. Ricardo Usta, olay mahallinde bir gariplik olduğunu sezer, objektifini oraya yöneltir, manzarayı görür ve art arda deklanşörüne basar.

Sanatçı kimdir?

Sanatçı, kimsenin görmediğini görendir. Sanatçı, aynı zamanda, herkesin baktığı yere bakıp kimsenin göremediğini görendir. Alfieri, Michelangelo’nun, Rafael’in mermere yonttuğu, duvarlara işlediği destansı heykellerde, resimlerde gördüğümüzün benzerini fotoğraf makinesiyle, Victor’un olmayan kollarındaki muhteşemliği kayda geçirerek hafızalara kazımıştır. Eserin sahibi üstat Alfieri’dir ama ismini veren başkasıdır.

Bu yıl Mart ayında hayata veda eden, Arjantin’de uzun yıllar spor gazeteciliği yapmış, aslen Uruguay eşrafından Ernesto Cherquis Bialo, Alfieri’nin karesine Ruh Kucaklaşması (El Abrazo del Alma) başlığını atarak eserin ölümsüzlüğüne noktayı koymuştur.

O fotoğraf kupanın en güzel fotoğrafı seçilmiştir ama bence tüm kupaların en güzel karesidir.

Victor yıllar sonra verdiği bir röportajda “…futbol sayesinde ellerimle gökyüzüne dokundum” diyecektir.

***
Kameralarımızı Estadio Monumental’dan kendi hayatımıza, o yılların Malatya’sındaki futbol tutkumuza çevirelim.

İlkokul 4’e gidiyorum, futbol oynamaya bayılıyorum; arkadaşlarım da öyle. Mahallede oynadığımız kesmiyor, okulda her teneffüs arası naylon yuvarlağın peşinde deli gibi koşuyoruz. Naylon bildiğiniz naylon!

İlkokul 3’te çekindiğimiz bir sınıf fotoğrafında aileden biri olarak o da kareye girmiş.

Plastik top mu? Matbaa kadar geç geldi memlekete. Futbol topuysa uzay mekiği muamelesi görüyor henüz.

Naylon da olsa top parayla! Sanki Aşşağı Şeher’de baraj kenarında kayısı bahçesi alacağız, topu alabilmek için aramızda para topluyoruz, ki sürdürülebilir bir finanslama yöntemi değil, bütçe lazım çünkü top sık sık patlıyor.

Bende Teksas, Tommiks dediğimiz yayınlardan bol, onları kiralıyorum, top parası birikince ticari faaliyetim sona eriyor.

O yıllar Çırmıhtı çarşısındaki esnafın çoğu dükkana bir gazete alırdı.

Bizim terzihane her gün Milliyet, bitişik komşumuz Kadir Abi Hürriyet gazetesi bulundururdu. Her iki gazetenin önce spor sayfasını, sonra diğer sayfalarını son satırına kadar okurdum. Bu gazetelerden birinde gördüğüm haber beni inanılmaz derecede heyecanlandırdı, sevindirdi: TRT, Arjantin 78 maçlarını yayınlayacaktı.

İyi de bizim televizyonumuz yok!

1975’de babam Terzi Yılmaz yarım dönüm kadar bir bahçe almış, temel atıp ev yaptırmaya başlamıştı. Evin yapımı maddi gücünü epey zorlamış, inşaatı bir yıldan fazla süreyle durdurmak zorunda kalmış, geçimini sağladığı terzilik mesleği eskisi kadar para etmemeye başlayınca evi borç-harç, güç bela 1977’nin Aralık ayında bitirebilmiş, kiradaki kerpiç evimizi boşaltıp betondan imalat evimize taşınmıştık.

Ara not: Bu memlekette ev yaptırırken sanki sadece zorlanan bizmişiz gibi anlamadınız umarım; kurdun kuşun bile yuvasının olduğu takribi 4,5 milyar yaşındaki gezegenin bu taraflarında, özellikle son 100-150 senede, ev yaptırırken veya satın alırken borçtan-harçtan feleği şaşmayana rastlamadım.

Neyse…

Ekonomik meseleler babaların sorunu. Oğlum 3-4 yaşındaydı, çikolata yiyordu, şakacıktan bir parça da bana vermesini istedim.

Vermeyeceğini belirtip “babana söyle, o sana alsın” diyerek bu “bilimsel” gerçeği yüzüme vurmuştu.

Garip babam iğneyle kuyu kazarak ancak evi geçindiriyor, kör olmayasıca televizyon pahalı bir makene, başlarda sadece biz değil birçok aile siyah-beyaz kutuyu alamamış; her mahallede birkaç evde televizyon var ve o evler her akşam birkaç saatlik yayın sırasında Gavur Haci’nin Aydınlar Sineması gibi dolup taşıyor. Hemen plan yaptım, maçların oynanacağı günlerde Refika Halamların evinde yatıp kalkarak dünya kupasını izleyebilirdim çünkü onların televizyonu vardı. Liseliler bilmez; o yıllarda akrabalarımızın evinde yatıp kalkmak, yiyip içmek sıradan bir eylemdi, öyle doğal, samimi, paylaşımcı bir hayat sürüyorduk. Şimdi olduğu gibi eltin gile çay içmeye gitmek için e-devletten randevu oluşturmuyordun.

Ülkemizde televizyon yayınının yaygınlaşması 1970’li yılların ortalarına gider. Dönemin yasaları gereği devlet tekelindeki yayın TRT vasıtasıyla aktarılırken, başlarda birçok il, kasaba, köy siyah-beyaz ekrana esir düşmek için yoğun Vizontele çabası harcar. Televizyon yayınının Malatya’ya gelişiyse 1975’i bulur; o da başta her ilçeye, köye ulaşamaz çünkü bu meret suyla, havayla veya tezekle değil elektrikle
çalışmaktadır; köylerin çoğundaysa elektrik yoktur. Muhitimizde elektriğin bollaşması ancak 1974 yılında Keban Barajının açılmasıyla gerçekleşmiştir. Mesela, Keban’ın “başı kıltındaki” koca Arapgir ilçesi bile elektriğe kavuşmak için 1978’i beklemiştir.

Biz Çırmıhtılılar elektrik yönünden şanslıydık zira Gündüzbey Kapuluk mevkisinde, başta Sümerbank fabrikası olmak üzere, sanayinin cereyan ihtiyacını karşılasın diye inşa edilen santral 50’li yıllardan beri vardı, direkler yanımızdan geçiyordu, kabloyu uzatıp evlere elektrik almamız zor olmamıştı. Şimdi sıradanlaşan ev aletleri, elektronik cihazlar henüz TDK Sözlüğünde bile kendine yer edinemediğinden elektrik
sadece “aydıncah” etmeye, radyo dinlemeye yarıyordu; bu nedenle 60’lı, 70’li, hatta tek tük de olsa 80’li yıllarda, şebeke olduğu halde elektrik alma gereği duymayan aileler biliyorum.

Dönelim bizim televizyon maceramıza…

Kışların kışa benzediği şubat ayının bir günü dışarıda bir taksi sesi duyduk, tahtadan bahçe kapımız açıldı. Refika Halamın kocası Hayrettin Enişteyle babam ellerinde bir kutuyu dikkatli bir şekilde tutarak arz-ı endam ettiler: Televizyon almış, bir taksiye atıp getirmişlerdi. Mutluluğumu, mutluluğumuzu tarif edemem. İnanın, o anda ne çizgi filmler ne pazar sabahı izleyeceğimiz kovboy filmlerinin sevinci geldi aklıma; mutluluğumun sebebi Arjantin 78’i izleyebilecek olmamdı. Yaşım gereği aklım ermezdi o işlere, bizlere de söylenmezdi ama galiba babam ben ve küçük kardeşimdeki televizyon isteğini görünce dayanamamış borç harç cihazı satın almıştı.

Çatıya anten kuruldu, fiş prize takıldı, ayarlandı, yayın başladı başlamadı derken, şansa bak ki, evimize giren o ilk televizyon, markasını boş verin, birkaç günlük yayından sonra bozuk çıktı. Hatırlamıyorum ama şimdiki gibi garantili ürün sistemi oturmuş değil, sanki iade esnaf-müşteri ilişkisi üzerinden yürüyor. Nasıl olduysa o televizyonu aldığımız yere tekrar taksiyle götürüp iade edebildik; yerine Telefunken
marka yeni bir televizyon aldık, bu emektar renkli yayın yaygınlaşıp yeni cihaz aldığımız 90’lara kadar bizi idare etti. Tesadüfe bakın ki, babam renkliyi yüklenip eve getirdiğinde TRT-2’de Avrupa’dan Futbol başlıklı maç özetleri programını izliyordum, yayın bitsin de renkliyi öyle kuralım, diye itirazda bulunduysam da kabul görmedi.

Neolitik dönem kapanıyor Sanayi Devrimine geçiş yapıyorduk; beklemeye gelemezdik.

Dünya Kupasına uzanan yolda gerginlikler bitmek bilmiyordu. Bu defa hava yağışlı olduğunda bizim evde yayın kayıyor, adamların yüzü bir tarafa, bacağı diğer tarafa uzanacak şekilde tuhaflıklar izliyorduk. Efendim, Gedik’te, bizim merhaplık (mihraplık) dediğimiz yerdeki yansıtıcılar nasıl oluyorsa yetersiz kalıyormuş; Akçadağ’da Karahan Gediği denen yerdeki yansıtıcıyı gören antenler düzgün çekiyor. Bizimki
birinciyi görüyor. 20 metre ilerimizde Nezaha Abla gilin televizyon cam gibi, yağmur yağıp rüzgar esti mi bizim evde yayın yok. Zaten altı üstü 3 saat yayın vardı; o da burnumuzdan geliyordu. Güneşli havalarda yayın gayet iyiydi; bereket finaller Katar’da değildi de, öyle olsa kışa denk gelecekti, okulların tatil, ders kaydımızın olmadığı kirazı bol günlerde maçları izleyebilecektik.

Saat farkından dolayı maçlar alışık olmadığımız saatlerde başlıyordu. Statların neredeyse tamamında ışıklı tertibat kurmak günün şartlarına göre çok pahalıya geldiğinden maçlar dünya genelinde gündüz oynanırdı; Arjantin 78’le birlikte bize tuhaf gelen saatlerde maç izliyorduk ama son kupada olduğu gibi saçma sapan saatlere de alınmıyordu. Bir tek Arjantin-İtalya grup maçının bizim saatimizle gece 1’de başladığını ve izlememe izin çıkmadığını hatırlıyorum. Ekran başında uyursam televizyon sabaha kadar açık kalabilir; belki bozulurdu.

Finalin oynandığı gün, televizyonları olmadığı için bize gelen amcam, pazara denk gelen o günün aynı zamanda haftalık banyo günümüz olması, içtiğimiz çay, maç başında sahaya yağan konfetilere şaşırmamız, Kempes’in ilk golü sonrası tribünlerin inanılmaz coşkusu, Rensenbrink’in son dakikada kaleye gönderdiği topu direkten dönerek Hollanda’nın şampiyonluğu kaçırması… Hepsi belleğimde.
Yıllar sonra başka yerlerde yaşayan arkadaşlardan öğrenecektim ki, köylerinde elektrik yokmuş, toplaşıp bir traktöre binmiş, ilçeye inmiş ve 78 ila 82 finallerini kahvede izlemişler.

Biz şanslıymışız!

***
Arjantin futbol şenliklerinde henüz ilkokul 4. sınıfta; 1982 İspanya finallerindeyse ortaokul sonda idim. Aklıma nereden geldiyse maçlarla ilgili not tutmaya karar verdim. Hiç kimsenin telkini olmadan, kimseden esinlenmeden çocuk aklımla aldığım, ileride yaşantımda çok güzel sonuçlar doğuracak bir fikir olduğunu asla bilemezdim. Aradan 44 sene geçmiş, ben nereden icap etti de böyle bir işe girişeyim diye düşündüm, halen aklım almıyor.

Okullar tatile girmiş, Türkçe defterimin yarısı boş kalmıştı. Kağıt da kıt o zamanlar, iktisatlı olmak lazım. Maçlar başlar başlamaz, sonuçlarını, golleri kimin attığını, dikkatimi çeken bir hadise yaşanmışsa onları kendimce bu deftere yazmaya başladım. Başlarda daha basit notlar tutarken, grup aşaması (o zaman sistem öyleydi) ile yarı final ve finalde işi biraz daha ilerletip canlı notlar tutmuşum. Baştaki ve sondaki iki sayfayı dikkatinize sunuyor; Almanya (Batı) ve Avusturya’nın Cezayir’i saf dışı bırakmak için maçın skorunu 1-0’da tuttuğu “şikemsi” maçla ilgili değerli yorumlarımı içeren sayfayı nazar-ı dikkatinize sunmaktan imtina ediyorum.

Yazmalarım Malatyaspor’un yenilgisiz şampiyon olduğu 1983-84 sezonunda, akabinde Avrupa şampiyonalarında, dünya kupalarında, devam etti. 1986 yılında, Meksika’da düzenlenen Dünya Şampiyonasının ardından (ki o kupayı da kayda almışım), lise son sınıftan başlayarak kasteciliğe şerrimi sürtünce, kaynak bollaşıp gazeteler dünya kupası ekleri vermeye başlayınca (86 Dünya Kupasına kadar olan tüm dünya kupası maçlarının kadrolarıyla yazıldığı ek halen arşivimde) artı bizim işimiz gücümüz yoğunlaşınca kayıt almayı bıraktım. Internet’in hayatımızın kılcal damarlarına kadar duhul etmesiyle zaten o işlere gerek kalmadı. Velev ki Internet altyapısının tutulduğu Amerika’da elektriğin başına bir iş gelmeye!

***

Futbolla ilgilenip Simon Kuper ismini, daha doğrusu, kitabını okumasa bile o kitabın adını bilmeyen pek yoktur: Futbol Asla Sadece Futbol Değildir.

Halen Financial Times gazetesinde yazmaya devam eden Kuper’le özdeşleşen bu kitap adından imalat “slogan” elbette yukarıda karalamaya çalıştığım bizim “futbol-yaşam” ilişkimizle alakalı değil. Ama şu bir gerçek ki Türkiye’nin, biz Malatyalıların futbolla kurduğu ilişkide 78’de izleyebildiğimiz dünya kupası maçlarının etkisi çok büyüktür çünkü o tarihe kadar bu kadar kısa zaman diliminde hiç bu kadar karşılaşmayı bir arada izleyememiştik. TRT kafasına eserse arada İstanbul takımlarının maçlarını verirdi; insanların çoğu kendi şehirlerinin veya amatör kümede oynayan takımların maçlarından haberdar bile değildi.

Futbolu sevip de, çimlerin üzerinde yarış atları gibi zarafetle süzülen Mario Kempes’i siyah-beyaz ekranda izleyen kaç genç, kaç çocuk onun gibi olmak istememiştir?

Kaçımız firikikten gol atılabildiğini bize ilk gösteren Perulu Teófilo Cubillas’dan etkilenmemiştir? Hangi kaleci mahalle maçında topu uçarak çıkarınca, Alman efsanesi Sepp Maier’e atfen, Mayerrr bağırışıyla övgü almamıştır?

Futbolu bir tarafa bırakın, başka ülkelerin, o ülkelerde yaşayan insanların varlığından dünya kupası sayesinde haberdar olabildik (son örnek Curaçao). Benim ta o yaşlarda yabancı dile ilgi duymam dahi futbolla başlamıştır; bunlar başka bir dil konuşuyor, bunu öğrenmem lazım, diyerek. Meşin yuvarlağın peşindeki sevda gün gelip mesleki anlamda öyle işime yaradı ki, Arslantepe’nin UNESCO Dünya Mirası sürecindeki
dosyayı, sevgili dostum, hocam Prof. Dr. Bayram Murat Asma’nın Malatya Kayısısı başlıklı, dünya birinciliği ödüllü kitabını İngilizceye çevirmek şahsıma nasip oldu. Gezdiğim, gördüğüm yerleri, dünyanın her tarafından tanıdığım insanları, görev yaptığım sayısız Süper Lig, birkaç Avrupa Kupası maçını saymıyorum. Benzer etkileşimi birçok insan yaşamıştır.

Gazeteci arkadaşım Fuat Kozluklu’nun “futbol hayatına” değinmeden geçemeyeceğim.

Bu arada Kozluklu, sağlam bir arşivcidir, hiç ummadığım birçok fotoğraf onda çıkıyor; arşiv candır, helal olsun, diyorum. Birkaçını bu yazı vesilesiyle paylaşıyoruz. Kernek’te şimdi binalarla dolu bir arsada kaleyi korumuşluğu var. Kalecilik yaparken çektirdiği fotoğrafsa “futbolun borsada değil arsada güzel olduğu” (Metin Kurt’a saygıyla) dönemden. Son Dünya Kupasını birlikte izlediğimiz, İspanya’nın golüne en
az benim kadar sevinen Fuat’ın, seksenlerde merhum babası Terzi Ali Osman Dayı’yı, “Kayseri’ye maça gidiyorum”, diye kandırıp İstanbul’a kasteci olmaya gittiğini tarihe not düşelim. Herkes artist olmak için evden kaçacak değil ya!

Kozluklu’nun her ikisi de aramızda olmayan Malatyaspor başkan yardımcısı Cahit Kurdal ve Teknik Direktör Nihat Atacan (solda) ile seksenlerde çektirdiği fotoğrafını kayda düşsün diye aha buraya alalım.

Malatyahaber’de yıllar içerisinde yazdığımız birçok yazı ve haberde Malatyaspor’un Brezilya’dan getirdiği futbolculara ilişkin hikayeleri kaleme aldığımızdan uzun uzadıya tekrar yazmaya gerek yok.

Dünya futbol tarihinin en göze hoş gelen futbolunu oynayan ekipler arasında gösterilen İspanya 82 Brezilya’sından, Maradona’nın Arjantin’i şampiyonluğa taşıdığı 86 Meksika’sında yine Brezilya’nın formasını giymiş isimlerin yolunun Malatya’ya düştüğünü hatırlatmış olalım.

82 Dünya Kupasının Brezilyalı yıldızları Alexio de Assis ve Serginho Chulapa ile 86’da aynı takımın kalecisi Carlos Roberto Gallo’ya dünya gözüyle İnönü Stadında izleyebilmiştik. Éder’i sadece 26 dakika kadar da olsa…

***
Türkiye, Dünya Kupasında neden beklediğimiz, umduğumuz performansı sergileyemedi, sayısız yorum yapıldı, haklı haksız, doğru, kararında veya abartılı. Sebebini İspanya Milli Takım Teknik Direktörü Luis de La Fuente’nin Fransa zaferi sonrası düzenlediği basın toplantısında İspanyol bir gazetecinin sorusu sayesinde fark edebildim.

Fuente’nin Roma tarihine özel ilgisi varmış, bir konuşmasında Roma imparatoru ve Stoacı filozof Marcus Aurelius’un “arı sürüsü (kovan) için iyi olmayan arı için de iyi değildir” sözüne atıfta bulunmuş; gazeteci bunu hatırlatarak soruya geçti. İlk defa duyduğum bu sözün ne anlama geldiğini sorguladığımda birey ve sürünün kaderinin ortak olduğunu kast ettiğini anladım. La Fuente, erkeği, kadını, çoluğu, çocuğu, kulüpleri son 18-20 senede kupa koymayıp toplayan İspanya futbolunun ardındaki temel felsefeyle Aurelius’un sözü arasında paralellik kuruyor aslında. Daha basit ifadeyle, takım oyununun önemine vurgu yapıyor.

Biz o kupadan elenmeyi, play-off maçlarında gösterdiği performansla belki de 24 yıl sonra kupaya gitmemize vesile olan kaleci Uğurcan Çakır’a Trabzon’da 90 dakika küfredildi ya; işte o gün hak ettik. Adı üstünde, milli takım, birlik-beraberlik içerisinde olmamız gerekiyor, futbolcumuza sahip çıkmamız, moral, güven aşılamamız gerekiyor değil mi?

Artı daha oraya gitmeden yaratılan, “Amerika kim, Avustralya nerenin kazası, Paraguay bize rakip olamaz” havalarını da bir kenara yazalım. Vincenzo Montella döneminde milli takımın oynadığı futbolu çok beğenenlerdenim. Dünya Kupasında da güzel futbolla ilk 16’yı görebiliriz diye umutluydum.

Daha maçlar başlamadan kamuoyunda “çeyrek-yarı finallere kadar gideriz” havası yaratıldığı, futbolcularda bu psikolojiden bir şekilde etkilendiği, Montella ve ekibi buna karşı bir önlem alamadığı için ideal konsantrasyonla sahaya çıkamadık, elimiz ayağımız birbirine dolandı ve kaybettik. Şans da yanımızda değildi; temel verilerde rakibe karşı üstündük ama cümle alemin bildiği golcümüzün olmaması sorunu da
hayal kırıklığının tuzu biberi oldu. İki yıl önceki Avrupa Şampiyonasında, bana göre, İspanya ile birlikte en iyi futbolu oynayan bir ekipken son turnuvada en kötü oynayan ekiplerden birine dönüştük. Yazık oldu.

Artık konuşmanın bir anlamı yok; önümüzdeki maçlara bakacağız. Hayat devam ediyor; futbolsa sadece bir oyun, çok anlam yüklemeyelim.

Ve Malatya futboluna gelince…

Manzara ortada…

Geçmişte dönem dönem de olsa güzellikler yaşamışlığımız var, şehrimizi üst liglerde temsil etme kabiliyetine sahip yarışmacı, başarılı takımları izlemeyi çok özledik ama mevcut manzara ve kapasite insanı pek umutlandırmıyor.

Durum öyle gözüküyor ki, Malatya futbolunda o güzel günlere Victor Dell’Aquila’nın kolları kadar bile yakın değiliz.

* 1978 Dünya Kupasının temiz bir turnuva olduğu söylenemez. Buna ilişkin sayısız yazı kaleme alındı, belgesel çekildi.

Özetle: Finallere giden yolda Arjantin’in Peru’yu dört farklı yenmesi gerekiyordu, aksi halde Brezilya finale gidecekti. İşin ilginci maçlar aynı gün farklı saatte başlatılıyordu. Brezilya yerel saatle 16.45’te başlayan maçta Polonya’yı 3-1 yendi; Arjantin-Peru maçı 19.15’te başladı ve ev sahibi 6-0 kazandı. O tarihten sonra FIFA bu tür kritik maçların hepsini aynı saatte başlatma kararı aldı.

O yıllarda Arjantin diktatör Jorge Rafael Videla’nın yönetiminde inliyordu. ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger Videla’yı çok severmiş. Maç öncesi Videla ve Kissinger’in Peru soyunma odasına gittiği ve o ülkenin diktatörü Francisco Morales Bermúdez’in futbolculara “kardeşlik” mesajını birlikte ilettikleri iddia edildi. Cruyff’a yönelik tehdit de bu kapsamda mıydı, bilinmiyor. İzlediğim bir Netflix belgeselinde,

Arjantin şampiyon olduktan sonra ekonomik açıdan zor durumdaki Peru’ya Arjantin’den gemiyle 35 bin ton hububat gittiği söyleniyor. 80’den iki binlerin ortalarına kadar Çırmıhtı’da faaliyet gösteren efsanevi Gençler Kıraathanemiz vardı. Karakterler, dönen muhabbet; apayrı bir yazı konusu. Kahve milleti çayını içip okeyini oynarken göz ucuyla televizyonda film izliyor.

Bir sahnede esas oğlanla kalleş bir köy evinin hızna (kiler) gibi bir bölümünde kozlarını paylaşıyor. Bıçakla biri diğerine dalarken diğeri yana çekilince bıçak raf gibi bir hacetin üstünde duran çuvala geldi, içinden, harrrr, diye buğday dökülmeye başladı. Filmi seyredenlerden biri hayret içeren bir tonla, hafif de ıslık çalarak, seslendi: Helal olsun, filme ne masraf etmişler!

Fıkaranın şikesi deymenlik bulğurunan!


Fotoğraflar: Ricardo Alfieri’nin çektiği Ruh Kucaklaşması.


İsmet (Yalvaç) Abinin Ederli-Serginholu efsanevi sezon açılışında (1988) Fuat Kozluklu’ya verdiği poz; başkan Nurettin Güven hemen arkada kravatlı. Serginho (solda), tercümanları Berg Çubukçuyan, Eder ve Oktay sezon açılışında.**


Kozluklu, Kurdal (solda) ve Atacan’la.**


Kozluklu’nun mahalle maçında Kernek Kanalboyu’nda Battalgazi Sokak’ta şimdi beton binaların yükseldiği sahada koruduğu kaleye dikkatle bakarsanız, ağaçtan direğin hafif eğriliğini ve ağları tutsun diye konulmuş taşları görebilirsiniz.**


Orduzu Pınarbaşı’nda Malatyaspor tesisleri önünde şahsımın Malatya futbolunun gelmiş geçmiş en büyük ismi Oktay Çevik ve Serginho ile hatırası.



82 Dünya Kupasında not tuttuğum çizgili defterin ilk ve son sayfası.

29 Nisan 1977’de (tarih kartın arkasında yazıyor) öğretmenimiz İlyas Kaygusuz ile çektirdiğimiz fotoğrafta en ön sırada kızların ayağının dibinde duran naylon topumuz. O yıllarda kızların futbol oynaması düşünülemezdi maalesef. Şimdi aslanlar gibi oynuyorlar; hatta voleybol da oynayıp şampiyonluklar kazanıyorlar. Bu satırları yazarken şampiyon olan Kadın Voleybol Milli Takımımızın oyuncularını, Antrenör Daniele Santarelli’yi ve Federasyon Başkanı, hemşerimiz, Orduzu evladı Akif Üstündağ’ı ve emeği geçen herkesi kutluyor; yürekten teşekkürlerimizi sunuyoruz.

Şahsi bir teşekkür: Dünya kupalarıyla ilgili sayısız yazı okumuş, belgesel izlemişimdir. Bu yayınların çoğu yurtdışı kökenli ama ülkemizde son 20 yılda Socrates Dergi ile S Sport ekibinin, emek ürünü, titizlikle kaleme alınmış çok kaliteli yazılar yazdığını, yayınlar-yorumlar yaptığını söylemeliyim. Yukarıda yazdığım satırlarda onların da emeği vardır. Genç kardeşlerime şükranlarımı yolluyorum.

** (3 fotoğraf Kozluklu arşivinden)

E-Posta: korkmazbulent@gmail.com

Bir Yorum Yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Benzer Yazılar