“Atacan da Ölümlü İmiş”

“Atacan da Ölümlü İmiş”

Bülent KORKMAZ
korkmazbulent@gmail.com

 

“Nihat, Fethi, Enderrr

Filelere Gönderrrr

Nihat, Fethi, Enderrr

Filelere Gönder”

***

Dünyada ve Türkiye’de futbolda profesyonelliğin yaygınlaşması nispeten yakın tarihlere dayanır. Futbol bağlamında profesyonellikten kasıt, işinizin sadece futbol olması, geçiminizi sadece bu işten sağlamanızdır. Latince isim profession sözcüğünün fiil kökeni “bir inanç ve görüşün açıkça beyan edilmesi” iken zamanla “bir mesleğin icrası” anlamında da kullanılmaya başlamıştır.

Yani dersiniz ki: Ey ahali, şu hususta inancım, fikrim bu, işim bu; haberiniz ola!

Futbolda profesyonellik geçmişte amatör bir faaliyetti; profesyonellik sonradan işin içine girmiştir. Profesyonelliğin başladığı ilk dönemlerde bile oyuncular, organizasyon yapısı aslında tam anlamıyla profesyonel değildi. İstanbul, İzmir ve Ankara gibi şehirlerin haricinde şehirlerimizin profesyonel futbol takımlarına kavuşması 60’lı yılların ortalarına tekabül eder.

Eskişehirspor’un kurulmasıyla 1.Lige (Süper*) yükselmesinin bir olduğu 1965-66 kadrosunda 9 üniversite öğrencisi yer alıyordu.

O yıllarda çoğunun önündeki muhtemel uzun ömür sürecinde futboldan ekmek parası kazanılabileceğini düşündüğünü sanmıyorum. Elbette futbol, taksonomi üzerinden bakarsak farklı türleri, cinsleri, varyeteleri olan bir hastalıktır (o hastalardan biri şu anda bu satırları yazıyor); o gençler ileride bir şekilde futboldan kopmayacaklardır, ama o günlerde geçim kaygıları, okullarını bitirip güzel bir iş sahibi olma kaygısı futbolda kariyer oluşturmanın önüne geçmişti. Zaten, bugün olduğu gibi, futbol ve kariyer sözcüğünün bir arada kullanılması düşünülemezdi.

Yukarıdaki tezahüratın kahramanlarından Fethi Heper, Türkiye liglerinin gol kralı Fethi Heper, ilerleyen yıllarda maliye profesörü olmuştur.

Nihat Atacan son yolculuğuna uğurlandı

Danimarkalı ünlü matematikçi Harald Bohr (kendisinden çok daha ünlü, kuantum mekaniği ve atomun yapısıyla anlaşılmasına katkılarıyla Nobel ödüllü Niels Bohr’un kardeşi), futbolculuğu kadar karakteriyle Brezilya futbolunun en ikonik isimlerinden “Doctor Sócrates” (tıp doktoru idi), bir futbolcunun takla ve parende de atabildiğini ilk fark ettiğimiz dünyanın en büyük kulübü Real Madrid’in uçan Meksikalısı, diş hekimi Hugo Sanchez, Brezilya futbolunun bir başka efsanesi, paslarıyla Pele’yi besleyen adam tıp doktoru Tostão dünyadan aklıma gelen birkaç örnek…

Anlayacağınız o yıllarda bir takımın soyunma odasına girdiğinizde, çağanın matematik ödevini mi yaptırırsınız, kolunuz, dişiniz, başınız nereniz ağrıyorsa artık, ilgili organınıza mı baktırırsınız, ilaç mı yazdırırsınız… Her hizmet vardı.

***

Socrates Dergi’de çok kaliteli yazılar kaleme alan, kendisinden çok şey öğrendiğim İlhan Özgen’in 3 Haziran 2015 tarihinde kaleme aldığı Eskişehirspor’un Altın Yılları başlıklı, efsane üçlüyle yaptığı söyleşi o dönemin işleyişine dair çarpıcı anılar içeriyor.

Yaşımız müsait olmadığından o yıllara yetişemedik. Ancak, “kuvvetle muhtemel” hissiyatımla iddia ediyorum: Eskişehirspor’un şampiyonluk kovaladığı yıllarda VAR denen hacet olsaydı, coğrafi, felsefi, epistemolojik kaygılarla malum Süper Lig usulü uygulamaları da kabulüm, yine de Eskişehirspor’un en az 1, belki 2 adet şampiyonluğu olurdu.

İddiama destek olsun diye söylüyorum: VAR geldiğinden beri Başakşehir ve Trabzonspor gibi (38 yıl sonra) 2 adet farklı kulüp şampiyonluğa ulaşabildi. VAR’sız, kuvvetle muhtemel hissiyatım-2, ikisi de şampiyon olamazdı.

Eskişehirspor'un efsanesi Nihat Atacan son yolculuğuna uğurlandı | Eskişehir Haberleri

***

1942 tevellütlü, Eskişehirspor’un altın yıllarının altın çocuğu, Nihat-Fethi-Ender’li tezahüratların sacayağı, bir sakatlık sonucu futboldan erken kopup antrenörlüğe başlayan Nihat Atacan’ın yolu 1981’de Malatya’yla kesişecekti.

1966 yılında kurulan Malatyaspor, 1, 2, 3. Lig adı altında düzenlenen profesyonel liglerin bir dönem 3. ama çoğunlukla 2. kademesinde mücadele etmişti. Nurettin Soykan başkanlığındaki bir yönetimle birkaç sene önce (1976) topraktan çime dönmüş zeminlerde boy gösteren takım başta küme düşme hattının biraz üzerinde ligi tamamlamış, ertesi sezon şampiyon Orduspor ve İskenderunspor’un arkasından 3. olmuş; görece başarılı sayılan bu derece tarihte ilk kez şampiyonluk fikrini “acaba” diye kafalara sokmuştu. Yönetim, ana iskeleti bozmadan kadroda eksik görülen yerlere kritik transferler yapmış (Muzaffer Atacan, Feridun Özütok, Fuat Akyüz, Kader Çetin gibi), 1983-84 sezonuna girilmişti.

Öyle bir sezondu ki gençler…

Galibiyete 2, beraberliğe 1, yenilgiye 0 puan verilen sistemde 30 maçta 23 galibiyet, 7 beraberlik, 52 atılan, 8 yenilen gol, +44 averaj ve 53 puan. 2. yarının 2. haftası, en yakın takipçi İskenderunspor’la Malatya’da oynanan ve Feridun Özütok’un attığı golle 1-0 galibiyetimizle sonuçlanan İskenderunspor maçı sonrası lig mantıksal olarak bitmiş, matematiksel bitiş için Urfaspor deplasmanında alınacak golsüz beraberlik beklenmişti.**

İstatistikte yenilgi neden yok derseniz? Yoktu. Malatyaspor’u yenmek ne demekti? Bu ne cüret?

Biz “eski” “arkaik” Malatyalılar için işte bu sebepten o Malatyaspor dünyanın en büyük takımıdır. Halen ve sonsuza kadar…

Nihat Atacan bu yüce takımın, halen kadrosunu ezbere sayabildiğimiz o gerçek efsanenin, teknik direktörüydü. Takım şampiyon olup 1. Lige yükseldikten sonraki sezonda da işbaşındaydı. 4 sezon boyunca Malatyaspor’u çalıştırmıştı ki, ben Malatyaspor’u bu kadar uzun süre çalıştırmış bir antrenör hatırlamıyorum. Değişik dönemlerde gidip gelenlerin bile o kadar uzun süresi olmadı.

Malatyaspor yönetimi de 5 yıl gibi uzun denecek bir süre görev yapmıştı. 2. Ligden şampiyon olup 1. Lige gelen takımın ana iskeleti korunmuş, haliyle transferler yapılıp kadro takviye edilmişti ama bir önceki sezondan 9-10 futbolcu halen duruyordu. Hatta Oktay Çevik ve Feridun Özütok gibi Malatya futbol tarihinde Malatyaspor’a en çok yararı sağlamış iki isimden ilki 80’lerin sonu, ikincisi 90’ların başına kadar sarı-kırmızılı formayla ter dökmeye devam edecekti.

Atacan da Ölümlü İmiş" - Bülent Korkmaz Yazıları - Malatya Haber - Bülent Korkmaz Yazıları - Malatya Haber
O yıllarda lise talebesiydim; arkadaşlarımla sadece maçları değil, dersimiz yoksa okulun yan tarafında, İnönü Stadındaki antrenmanları bile kaçırmıyorduk. Şimdi basına bile kapalı olan antrenmanlar o zamanlar izlemek isteyen herkese açıktı. Demek, futbol sadece ve sadece para için oynanmıyordu; işin keyfi de ön plandaydı. Rakip takımdan birileri gelir, izler, taktiğimizi öğrenir diye dertlenmeler yoktu.

Nihat Hoca’yı statta görüyorduk, maçta yanına zaten giremezdik de, antrenmanda bile yanına gidip kelam edecek cesareti kendimizde bulamıyorduk. Öyle soğuk, ulaşılmaz bir görüntüsü yoktu ama biz konuşmaya utanıyorduk. Maçlarda eşofmanıyla yedek kulübesinde durur, taktik vermek veya futbolculara bir söz söylemek için arada kenara gelir, sakince diyeceğini derdi. Rakiple, hakemle dalaştığını, itiraz ettiğini hiç hatırlamıyorum. Sessiz, sakin, mütevazi bir insandı. Şampiyonluk kutlamalarında omuzlara alındığında bile, sakince gülümsüyor, ne yapıyorsunuz çocuklar, beni indirin, ayıp oluyor, der gibiydi. Kazanan onlardı, onlardan çok sevinense biz.

Onunla çalışan İsmet Yalvaç Abi sohbetlerimizde iyi bir insan olduğunu hep vurgulamıştır.

Malatya basınının efsanesi rahmetli Erhan Abi, Erhan Kırçuval, takım yenilgisiz şampiyonluğa koşarken bile, Nihat Hoca’yı, oyun anlayışını, sistemini eleştiren yazılar kaleme alırdı. Malatyaspor’la alakalı kese kağıdında bile yazı görsek okuyan, Erhan Abi’nin yazılarını ayrı bir ciddiyetle didikleyen bizler “bundan iyisi Malatya’da kayısı. Neyin eleştirisi, daha ne istiyoruz?” diye şaşırırdık şaşırmasına ama kalemin mürekkebi yorumlarına saygıyla yaklaştığımız biri olunca şöyle bir düşüne kalırdık.

Malatya basınının içine sonradan girince öğrenecektim ki: Nihat Atacan bu yazılara kızmıyor, hatta Erhan Abiyle buluşuyor ve neden takımı eleştirilen sistemde oynattığını, oyuncu tercihlerini izah ediyormuş.

***

Lige çıkılan ilk sezon zor bela kümede kalınabildi, Atacan o sene ayrıldı. Bir sonraki sezon yine öyle oldu; Özkan Sümer ile başlayıp Yılmaz Vural’la devam edilen üçüncü sezon sansasyonel sonuçlarla geçmiş, takım ligi averajla 6. sırada bitirmiş; kupada ise Gençlerbirliği ile (0-3, 1-1) yarı final oynamıştı.

Malatyaspor yavaş yavaş başarı çıtasını yükseltmeye başlamıştı.

1987-88 Malatyaspor tarihinin en başarılı dönemiydi. Yılmaz Vural’la başlayıp Özkan Akbulut’la tamamlanan sezonu Türkiye üçüncüsü olarak bitiren, futbol tarihinde 4 büyükleri bir sezonda yenme başarısını gösteren ilk takım olan Malatyaspor, bir sonraki sezon çok daha büyük bir başarıya imza atmak, İstanbul üçlüsü ve Trabzonspor’a ek olarak 5. farklı şampiyon olmak istiyordu.


O günün şartlarında akla zarar transferler yapılarak Brezilya’dan 3 futbolcu getirildi.

1982 Dünya Kupasında, tarihin en estetik, artistik takımlarından Brezilya Milli Takımının formasını giymiş, kupanın en güzel 2 golünü SSCB ve Yeni Zelanda filelerine bırakmış sol kanat-forvet Éder Aleixo de Assis, Santos’la Brezilya liglerinde 2 gol krallığı bulunan santrafor Serginho Chulapa ile 1986 Dünya Kupasında aynı ülkenin kalesini korumuş, tek golü sadece çeyrek finalde Fransız Michel Platini’den yemiş kaleci Carlos Roberto Gallo.

Öyle transferlerdi ki sayın seyirciler, İtalyanların La Gazzetta Dello Sport’u tarihinde ilk kez “Malatya” sözcüğünü cümle içerisinde kullanacaktı: Malatya Brezilya Gibi.

Bir ara, bugün adı futbolla eş anlamlı olarak kullanılan üç oyuncudan biri olan Diego Armando Maradona’nın (diğer ikisi Pele ve Lionel Messi) transfer edileceğine dair söylentiler çıktı ki…

Normalde Aşşağı Şeher’in domates tarlalarını, Akçadağ’ın mişmiş, Çırmıhtı’nın kiraz, Hekimhan’ın ceviz bahçelerini toplaştırıp satsak parası denkleşmezdi ama inanın “acaba” demeye başlamıştık.

O sezonun sonunda 43 puanla anca kümede kalabildik. Düşen Eskişehirspor 41 puan toplamıştı.

Éder bir geldi, iki özel maçta oynadı, gitti dönmedi. Naif bir insan olan, çok da güzel anılar biriktirdiğim, Tarzanımsı anlaşacak kadar 100 kelime kadar Portekizce öğrenmeme vesile olan Serginho Abimiz devrini tamamlamış, eski formundan çok uzaktaydı, bir iki maçta bize Brezilya’nın o görkemli futbolundan esintiler sundu, sambasını yaptı; o sezon sonunda takımdan ayrıldı. Carlos, kendi halinde, sessiz-sedasız biriydi, 2 sezon oynayıp o da ayrıldı. Bizden gittikten sonra da Brezilya milli takımına çağrılıp oynayan Carlos, 1989-90 sonunda Malatyaspor’la küme düşme üzüntüsünü yaşayanlardandı.

Nihat Hoca 1988-89 sezonunun başında işte bu takımın başına teknik direktör olarak getirilmişti. Artık bir lise talebesi değil futbol gazeteciliği yapmaya çalışan biriydim. Sezon öncesi tanışmamız, sanki hayatımda ilk defa yüz yüze görüştüğüm biri değil de, evladı yaşında olmama karşın, onunla 40 yıllık dostmuş gibi kucaklaşmamız, sohbetimiz, başarı dilemem dün gibi aklımda.

Futbol bu, hayat gibi… İşler umulduğu gibi gitmedi; idari sorunlar baş gösterdi.

Ligin ilk haftası deplasmanda Samsunspor’la 1-1 beraberlik, İnönü’de 2-1’lik Adana Demirspor galibiyeti, İstanbul’da 6-0’lık Galatasaray yenilgisi derken Atacan’la yollar ayrıldı. O günün şartlarında Malatyaspor’un geleni gideni yenmesi bekleniyordu ama futbol öyle bir oyun değildi, bilmiyorduk; “cahildik dünyanın rengine kandık.”

Malatyaspor, Malatya’ya Sadece Futbol mu Kattı?

Seksenlerin Malatyaspor’u Malatya’ya sadece futbol anlamında başarılar katmadı.

Simon Kuper’in Türkçeye Futbol Asla Sadece Futbol Değildir başlığıyla çevrilen kitabı bu alanda yazılmış en önemli kitaplar arasında sayılır. Kitabın özgün adı (Football Against the Enemy) üzerinden çeviri yapılsa Düşmana Karşı Futbol diye başlık atmak gerekecekti ama niyeyse çevirmen öyle uygun bulmuş. Kitap futbol üzerinden sosyolojik analizler yapıyor, futbolun siyasi yönüne vurgu yapıyor, şiddetin yerini irdeliyor ve bir de, toplumları bölen veya birleştiren evrensel dile sahip olduğunu söylüyor.

Malatya’da Malatyaspor olgusu şehir insanını birleştirmede çok önemli bir rol oynadı. 22.4 °C ayarlı laboratuar ortamında bile iki Malatyalının bir laf üzerinde anlaşmaya vardığını İsviçreli bilim adamları tespit edememişken, seksenlerin Malatyalıları Malatyaspor’un etrafında birleştiler.

Aslında 70’lerde de birleşmişlerdi. Şu görüştendi bu görüştendi diye birbirinin mahallesinden, köyünden geçemeyen hemşerilerimiz tribünde kuzu kuzu oturuyor, beraber seviniyor, beraber üzülüyor; dış saha maçlarında bazen omuz omuza beraber dayak yiyorlardı.

Tam bir milli birlik ve beraberlik ortamı…

Bizzat yaşadığım için söylüyorum, o yılları yaşayanlar bana katılır veya katılmaz bilemem, ama gururlu bir Malatyalı, “ben Malatyalıyım” kimliği oluşmasında Malatyaspor bize çok şey kattı.

1932’den bu yana Louis Delaporte, Salvatore Puglisi, Alba Palmieri, Marcella Frangipane ve şimdi onların izinde yürüyen Francesca Balossi Restelli gibi değerli bilim insanlarının öncülüğünde bilimsel kazı çalışmalarının yürütüldüğü, yaklaşık yedi bin yıllık Arslantepe’de bugüne kadar ortaya çıkarılabilen dünyanın en eski saray (5400 yıllık) yapısı etrafından oluşmuş bir kültürden de haberimiz yoktu ki kimliğimize katalım.

Fırat’ın suları altında sonsuzluk uykusuna yatan, dünyanın en eski köylerinden Caferhöyük, 7-8 bin yıl öncesinde ticaretin-bürokrasinin izlerinin sürüldüğü Değirmentepe’ye kadar uzanan kadim kültürden de habersiziz o günlerde.

İtalya’da Rönesans’ın hamiliğini üstlenmiş Medici Ailesi gibi burjuvalarımız da yok ki sanat galerileri açsın, tiyatrolar kursun, resimler yaptırsın, hadi yaşadıkları şehre yaptırmasınlar da, kendilerine şöyle ağzımız açık “vay be, helal olsun” diyebileceğimiz bu toprakların mirasını, mimarisini yansıtan, gelecek nesillere kalacak güzel binalar yaptırsınlar, gururlanalım. O da yok.

Elimizde kaldı ortak payda bir Malatyaspor… Onunla gururlandık, onunla sevindik; onunla kendimizi bu şehrin insanı saydık.

Malatyaspor sayesinde Malatyalılar başka bir kavramla tanıştılar: Seyahat.

Malatya’da turizmi başlatan kişi Pütürge’nin Büyüköz (Çıyrık) köyünden Şevket Aydın’dır. Sitemizde ve Internet ortamında ararsanız, Şevket Amca’nın 1980’li yılların başından itibaren Malatya’ya nasıl binlerce turist getirip Nemrut Dağına götürüp getirdiğini okuyabilirsiniz.

Aydın, dışarıdan turist getirirken; Malatyaspor dışarıya “turist” taşıyordu. Elbette Malatyaspor kurulduğu günden beri dış saha maçlarına gidiliyordu ama yenilgisiz şampiyonluk sezonu binlerce taraftarla deplasmanlara çıkarma yapılıyordu.

Gençlere bir ara not düşelim: Köylerin çoğunda elektriğin olmadığı, her mahallede bir-iki arabadan fazla özel aracın olmadığı, uçağa binmenin lüks sayıldığı bir dönemden bahsediyoruz. Başka ülkeyi, başka şehri bir tarafa bırakın; yaşadığınız şehirdeki bir ilçeye gitmek bile meseleydi. Daha geçmişte doğduğu köyün dışında yer görmeyip vefat eden insanlar bile vardı.

Malatya’da dışarıya yönelen turizmin öncüsü Malatyaspor taraftarlarıydı.

Az sayıdaki özel araca doluşarak, belediyelerden otobüs çıkartarak, şehir içi hattındaki minibüsleri tutarak, bazen otobüsle, varsa trenle maça gidiliyordu. Zaten şoförler de hasta Malatyasporlu, kimse gitmese de tek başına minibüse atlar, Kayseri’ye gider; o derece yani. Sayın halkımız pazar günü İstasyon’a, Çarmuzu’ya yürüyerek gitsin artık.

Malatyaspor’un şehirde yarattığı sinerjiden amatör futbol da meyvesini aldı. Şimdiki Eğitim Araştırma Hastanesinin olduğu yerdeki Şeker Stadı ile büyükşehir belediye binasının inşa edildiği alanda Sümer Stadında çok keyifli amatör maçlar oynanıyordu. Malatya ekonomisini ekonomiye benzetmiş, genç Cumhuriyet’in devlet fabrikaları ve kurumları Sümerbank, Tekel, Şeker, Demiryolu (TCDD), Türkiye Elektrik Kurumu (TEK), Köy Hizmetleri (veya YSE) futbol, güreş takımları kurmuş; gençlerin spor yapmasını sağlıyordu. Bu müesseseler spor faaliyetiyle yetinmiyor, o gençleri kurumda iş güç sahibi de yapıyordu.

Özel sektörde faaliyette bulunan Maksan da bu iyilik kervanına katılmış, bir dönem Maksanspor adıyla futbol kulübü kurup amatör liglerde oynatmıştı.

Bu kulüpler çok önceden de vardı ama Malatyaspor’la hız kazanmıştı. İnsanlar futbola artık daha olumlu bir gözle bakıyor; aileler çocukları niye top oynuyor diye kızmıyorlardı, zamanla evlatlarına destek de olacaklardı.

Tüm bu güzellikler aslında yüzde 50 eksik kalıyordu: İşin içinde kadınlarımız yoktu. Maalesef o zaman öyleydi işte. Bırakın kadınlarımızın top oynamasına, maça gelmesine bile hoş gözle bakılmazdı. İlkokuldan sonra okumalarına bile yeni yeni izin verilen zamanlardı.

Futbol denince akla gelen ilk ülke Brezilya’da bile kızların duran ve durmayan toplara vurması ayıp karşılanıyordu.

Ama Malatyaspor bir şey daha yaptı: İnönü Stadına tarihte ilk kez bir kadın futbol takımı getirdi. Adı, Dostlukspor idi.

Malatyahaber.com sitesinde çok ama çok değerli yazılara imza atan Ertan Önal Abimiz bu konuyu hepimizden daha iyi bilir çünkü o tarihte Malatyaspor yönetiminin içindeydi; muhtemelen organizasyonu yapanlardan biriydi.

1971 yılında Modalı kızların kurduğu Dostlukspor, ligi boş verin maç yapacak rakip dahi bulamadığından, İstanbul’un dışındaki şehirlere de giderek genç takımlarla, yaşını başını almış (veteran) erkeklerle gösteri maçlarına çıkıyordu.

Gaziantepspor’la oynanan şampiyonluk sezonunun son maçında Dostlukspor Malatya’ya geldi, büyüklerimizle 1-1 sonuçlanan bir maç oynadılar.

Malatyaspor sayesinde hayatımızda ilk kez futbol oynayan kadın gördük. Şimdi kızlarımız aslanlar gibi top oynuyor, sosyalleşiyor, lisanslarının katkısıyla üniversite spor bölümlerinde okuyup öğretmen olabiliyor. O kadar ki öğretmen Doğan Deniz Çelebi’nin öncülüğünde kulüpte futbol oynayan kızlarımız 2018 yılında Patrick Keddie’nin kaleme aldığı bir kitaba (Türk futbolu üzerine yazılan ilk İngilizce kitap) ve Guardian gazetesine yazı konusu oldular.

Aklımda yanlış kalmadıysa o son maç öncesi Gaziantep’ten gelen misafirlerimiz tribünlere küçük poşetler halinde Antep fıstığı attılar. Bu da Antepli hemşerilerimizin tarihte ilk “ürün tutundurma” çalışması olarak kayıtlara geçti.

Şampiyonluk kutlamasına katılan isimler arasında, Türk müziğinin güçlü sesi Emel Sayın ile spiker, spor yazarı Halit Kıvanç da bulunuyordu.

Sayın, bir turne kapsamında Malatya’ya gelmiş, konseri şampiyonluk kutlamalarına denk gelince davet edilmiş, eşsiz sesiyle Atatürk Spor Salonunda şarkılarını seslendirip Malatyalıları mest etmiş, kutlamalar esnasında sahaya çıkarak renk katmıştı.

Kıvanç, Hürriyet gazetesi spor yazarı sıfatıyla Malatya’ya gönderilmişti. Ayrıca namağlup şampiyonluk nedeniyle Amerika Birleşik Devletlerinde yaşayan Malatyalıların her futbolcu için birer kupa yaptırmış, bu kupayı Hürriyet vasıtasıyla göndermiş, Kıvanç da bu kupaları futbolculara takdim etmişti.

1983-84 sezonu Malatyaspor maçları banttan yayınlanıyordu ki bu da futbol yayıncılığı tarihimizde ilkler arasındadır. Görsel ve işitsel yayın tekelini elinde tutan devlet kurumu TRT, kafası eserse, arada bir 1. Lig maçlarını tek kanaldan canlı verirdi. Pazar günleri maçlar radyodan dönüşümlü olarak anlatılırdı. Alt liglerin ise sadece sonuçları söylenirdi. Maç kaç kaç bitmiş, öğrenmek için radyo başında heyecanla beklerdik.

Elazığspor’un 4-0’lık sonuçla yenildiği bir maçta şampiyonluk turu atılacaktı. TRT şampiyonluğu duyuracak bir program yapmak için ekip göndermişti; başkanla, asbaşkanla görüştüler, maçın özetini de çekip yayınladılar. Malatyaspor ilk defa televizyona çıkıyordu.

Ama biz TRT öncesi bile Malatyaspor’un bilhassa iç saha maçlarını hafta içi kahvede izleyebiliyorduk. Öyle Erman Yaşar, Yalçın Çetin, Ercan Taner gibi anlatanı nerede bulasın, sessiz sinema. Sadece düz çekim var, arada seyirci sesleri, gol sevinçleri…

Daha neyimize yetmiyi!

Yıllar sonra dönemin yöneticisi Cahit Kurdal’dan işin aslını öğrenecektim. Üzülerek belirteyim, çok uzun zaman oldu, maçları çeken kişinin ismini unuttum. Bilen okuyucu yorumlarına yazabilir. Kuyumcu bir hemşerimizin kamerası varmış, maçları o çekiyormuş. Video kasetlere çekilen görüntü kahve kahve dolaşırmış.

Komik olansa, maçın sonucunu bildiğimiz halde (hep yeniyoruz zaten) golü videodan izlerken, maça gitmiş olsak bile, sevinerek havalara zıplamamızdı.

Bir defasında Türkiye Futbol Federasyonu, eğitim amaçlı kullanmak üzere, Malatyaspor-İskenderunspor maçının kasetini istemiş. Hay hay, göndeririz demişler ama önceden izledikleri için biliyorlar maçta İskenderun lehine tartışmalı bir penaltı pozisyonu var; maçın hakemi Necmi Temizel devam ettirmiş. Yönetim ve Hoca bir araya gelip pozisyonu tekrar izlemişler; penaltı. Yöneticiler Nihat Hocaya, “bu görüntü bizim için sıkıntı yaratabilir mi?” diye sorunca, haliyle cevap, evet, olmuş.

Görüntüyü getiren kişiye dönüp, penaltı pozisyonunun olduğu bölümü silebilir misin, teknik olarak mümkün mü, diye sorulmuş.

Elbette, ne demek? Adam Malatyaspor için arşivi bile yakar.

Ve tarihte silinen ilk VAR kaydını içeren o kaset TFF’ye gönderilmiş.

***

Atacan’ın vefatını ilk sevgili Oktay Abinin sosyal medya paylaşımında gördüm. Hocanın vefatını haberleştirirken tamamını kullandığımız yazının sonunda Kaptan, “meğer Nihat Atacan da ölümlü imiş” notunu düşmüştü.

Bu sözün arkasında, ölüm denen olguya karşı derin bir üzüntü, hayal kırıklığı, çaresizlik sezdim. Beynimin en saf haliyle kayıt yapmaya başladığı çocukluğumun ilk yıllarında dünyanın en yaşlı insanları büyük annelerim ve bir dedemdi. Sanıyordum ki onlar ezelden beri hep böyleler, ebede kadar hep böyle kalacaklar; ne onlar ne biz hiçbirimiz ölmeyeceğiz.

Nihat Hoca’yla birlikte hem Kaptan için hem bizler için güzel bir dönem de göçüp gitmişti…

Atacan da Ölümlü İmiş" - Bülent Korkmaz Yazıları - Malatya Haber - Bülent Korkmaz Yazıları - Malatya Haber

Olsun, takılıp kalacak değiliz; bir gün hiçbirimizin gölgesi bile kalmayacak. Gezegeni 160 milyon sene titreten dinozorlara kalmadı, bize mi kalacak?

Divan edebiyatının şairlerinden Bâkî’nin gazelinden alınan şu dizeler her gidenin ardından aklıma gelir:

“Âvâzeyi bu âleme Dâvûd gibi sal,

Bâkî kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş”

Nihat Atacan hoş bir sadâ bırakıp aramızdan ayrıldı. Rahmet olsun!

* Süper Lig ifadesine alışamadım gitti. Bu “süper” fikir dünya futbolunda ilk kimin aklına gelip bize de sirayet etti; faydası ne, sebebi ne, anlayan bana da anlatsın. Konuşurken, yazarken halen beynim, yazma bunu, diyor. Önceden 1, 2 ve 3. liglerimiz vardı. Fransızlar en üst düzey futbol organizasyonlarına halen Ligue 1, İtalyanlar Serie A, Almanlar Bundesliga, İspanyollar La Liga, İngilizler Premier, İngilizlerinkiyle aynı manada Portekizliler Primeira Liga, Hollandalılar ise Eredivisie diyor; o dillerde bu sözcükler o ligin en üst düzey olduğunu hoş, akılda kalıcı biçimde ifade ediyor. Ve bu sözcükler o dillerin sözcüğü olduğu için kulağı tırmalamıyor.

** Internet kayıtlarında 1983-84’ün Türkiye 2. Ligi C Grubu puan tablosu duruyor. Tabloda Malatyaspor’un 9 gol yediği yazıyor; yanlış. 8 gol yedi. Okuma yazma bildiğim zamanlardı, maçları halen sakladığım bir deftere kaydettim, başka kaynaklardan maçların doğrulamasını da yaptım. Diyeceksiniz, başka derdin mi yok. Bizim zamanımızda kahvede çay bardakta biraz eksik geldi mi niza çıkıyordu, siz ne diyorsunuz? 😊

Atacan’ın vefat haberini verdiğimiz yazının kapağında siyah-beyaz bir fotoğraf yer alıyor. Bizler için anlam, duygu dolu bir görüntü. Arkada tribündeki kalabalığı görüyorsunuz. Şimdi bu kalabalığı Türkiye’de sadece şampiyon olabilen takım bulabiliyor. Fotoğrafı bir gazete kupüründen sevgili Abdullah Ergün Ağabey bulup göndermişti. Fotoğraf, 1984-85 sezonunun Kocaelispor’la oynanan son maçından kalma. 2-0 biten maçla Malatyaspor ilk sezonunda kümede kalmayı başarmıştı; Atacan’a da veda ediliyordu. En arkada merhum Ali Rıza Tunçyürek, hemen önünde sola doğru Tibili lakaplı İbrahim Okutan, Tümer Uzun, o sırada askerlik görevini yaptığı için tıraşlı Levent Numanoğlu, arkasında yardımcı antrenör İsmail Tekin görülüyor. Oktay Çevik ve Fuat Akyüz (bıyıklı) Atacan’ı omuzlara almış, onların arkasında kaleci Malik Gençalp ve en sağda kaleci merhum Çetin Aslan siyah-beyaz zamanlarımızın kahramanları.

Nihat Hocanın o dönemi anlattığı konuşmasını telefonla arayıp kayda alarak yazıya dökmüş; yönettiğim Malatyaspor resmi Internet sitesinde yayınlamış, dönemin tüm basın organlarıyla da paylaşmıştım.

Bir Yorum Yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Benzer Yazılar